18 Ekim 2018 Perşembe

Tarih Öncesi Türler Arası Çiftleşmeler Bize Ne Kattı?

Tarih öncesi insan türlerinin çiftleşmeleri konusu gün geçtikçe ilginçleşmeye devam ediyor. En son bulunan 1. nesil Neandertal-Denisovan melezi, bize bu alanın ne kadar yeni olduğunu ve antik DNA çalışmalarıyla öğrenebileceğimiz daha birçok şeyin bizi beklediğini gösterdi.
Modern insanların da hem Neandertallerle, hem de Denisovanlarla çiftleşmiş olduklarını, bu türlere ait genleri hala taşıyor olduklarını biliyoruz. Hatta 2017 yılında yapılan bir çalışma Sahra altı Afrikalılarının da henüz belirlenemeyen bir insan türüyle çiftleşmiş olduğuna dair kanıtlar sunuyor (en yakın aday ise Homo naledi).
Peki bu genlerin bizlere yararı oldu mu?
Son çalışmalar gösteriyor ki, türler arası çiftleşme evrim için çok önemli bir rol oynuyor ve evrimin gerçekleşmesinin en önemli koşullarından biri olan çeşitliliğin sağlanması açısından avantaj sağlıyor. Daha fazla çeşitliliğe sahip popülasyonların çevreye adapte olma olasılıkları da artmış oluyor. Tarih öncesi Avrasyalılar (daha sonra dünyanın kalan bölgelerine yayılan insanların ataları) için yaşanan aslında tam olarak bu.
Neandertallerden ve Denisovanlardan miras aldığımız birçok genin aslında, Afrika'dan çıkış sonrası tamamiyle yabancı olduğumuz yeni çevreye adaptasyonda yararlı olduğunu keşfediyoruz -ve aynı zamanda zararlı olanların da elendiğini.
2016 yılında yapılan bir çalışma arkaik insan türlerinden bize kalan genler üzerinde negatif ve pozitif seçilim izlerine rastlandığını, bazı genlerin ise lokal adaptasyonlarla ilgili olduğunu gösterdi.
Denisovanlardan bize geçen genler, henüz Neandertallerden geçenler kadar iyi araştırılmamış olsa da, 2014 yılında Huerta-Sánchez önderliğinde yapılan bir çalışma Tibetlilerin deniz seviyesinden oldukça yüksek olan bölgelerde yaşamaya adaptasyonlarının, Denisovanlardan miras kalan genlerin de yardımıyla olduğunu gösteriyor. Ayrıca 2015 yılında yapılan bir diğer araştırma, Denisovan genlerinin patojenlere karşı savunmaya yardımcı olduğunu gösteriyor.
Denisovanlar hakkında hala çok kapsamlı bilgiye sahip değiliz. Ama bu tarih öncesi insan türüne dair bilgilerimiz hızla artıyor!
Neandertallere gelirsek, bu tarih öncesi insan türünden miras kalan genlerin, modern insan genomlarında rastgele bir şekilde dağılmadığını, bazı bölgelerde sık, bazı bölgelerde daha az olduğunu görüyoruz. Sriram Sankararaman (2014) önderliğinde yapılan çalışma Neandertal genlerinin de negatif ve pozitif seçilim baskısı altında olduğunu gösteriyor. Pozitif seçilim baskısına uğrayan genler ise Afrika dışındaki ortama adaptasyon açısından atalarımıza yarar sağlamış gibi görünüyor.
Hélène Quach (2016) ve Matthieu Deschamps (2016) önderliğindeki ekiplerce yapılan çalışmalar, modern insanlardaki Neandertal gen varyantlarının hem patojenlere karşı savunma hem de immün cevap (ya da bağışıklık yanıtı) ile ilgili olduğunu ortaya koydu.
Peki hem Denisovan, hem de Neandertal gen varyantlarından, patojenlere karşı savunma ve bağışıklık sistemiyle ilgili olanların yoğun seçilimi ne anlama geliyor?
Kısaca, yeni ortam, yeni bir çevre; yepyeni ve daha önce hiç karşılaşılmamış birçok hastalık da demek. Belki modern insanların genetik çeşitliliği de bu tür adaptasyonların gerçekleşmesini sağlayabilirdi, fakat gene de oldukça büyük kayıplara, ve bu adaptasyonların gerçekleşmemesi durumunda ise Afrika dışına çıkan insanların tamamen soylarının tükenmesine bile yol açabilirdi. Fakat antik insan türleriyle, daha önceden bu hastalıkları görmüş, yaşamış ve adapte olmuş popülasyonların bireyleriyle çiftleşerek bu genleri elde etmek, belki de modern insanın tarihindeki en önemli olaylardan sayılabilir.
Bağışıklık sistemi dışında da birçok işlevi bilinen Neandertal gen varyantlarına sahibiz, bunlardan bazıları lipit katabolizması, saç ve deri rengi, boy uzunluğu, uyuma düzeni gibi özelliklerle ilgili. Bunun yanında işlevini bilmediğimiz de birçok gene sahibiz.
Bilim insanları henüz işlevlerini bilmediğimiz genler üzerindeki seçilim baskılarını da genomlara bakarak tespit edebiliyorlar. Ivan Juric (2016) önderliğinde yapılan çalışma, özellikle bazı Neandertal genlerinin oldukça güçlü negatif seçilim baskısı altında olduklarını ve modern insan genomlarından bir nevi atılma eğiliminde olduklarını gösteriyor. Bu da aslında negatif seçilimle miktarda azalma olmasa daha fazla Neandertal genine sahip olabileceğimizi düşündürüyor.
Sonuç olarak, atalarımızın tarih öncesi insan türleriyle çiftleşmiş olması, bizi şekillendirmiş ve yeni çevrelere adapte olmamızı sağlamıştır.
Antik DNA çalışmalarının belki de en önemli zamanlarını yaşıyoruz ve ileride bu konuda öğrenecek çok fazla şeyimiz var. Oldukça heyecan verici!

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  • Ana Görsel Kaynağı: Nature News
  • Xu D., et al. (2017). Archaic Hominin Introgression in Africa Contributes to Functional Salivary MUC7 Genetic Variation.. Molecular Biology and Evolution.
  • Vernot B., et al. (2016). Excavating Neandertal and Denisovan DNA from the genomes of Melanesian individuals.. Science.
  • Huerta-Sánchez, E., et al. (2014). Altitude adaptation in Tibetans caused by introgression of Denisovan-like DNA. Nature.
  • Racimo, F., et al. (2015). Evidence for archaic adaptive introgression in humans. Nature Reviews Genetics.
  • Sriram Sankararaman, et al. (2014). The genomic landscape of Neanderthal ancestry in present-day humans. Nature.
  • Hélène Quach , et al. (2016). Genetic Adaptation and Neandertal Admixture Shaped the Immune System of Human Populations. Cell.
  • Matthieu Deschamps, et al. (2016). Genomic Signatures of Selective Pressures and Introgression from Archaic Hominins at Human Innate Immunity Genes. Cell.
  • Ivan Juric , et al. (2016). The Strength of Selection against Neanderthal Introgression. PLOS Genetics.

Etiketler: , , , ,

14 Ekim 2018 Pazar

Charles Darwin'in evrim teorisi neden dinle çelişir?

Günümüzde bazı çevreler Charles Darwin'in evrim teorisinin, dinle çelişmeyeceği, evrim teorisine karşı çıkanların ise gereksiz bir gündem oluşturdukları görüşüne sahiptirler. Bu, birçok açıdan yanılgılarla dolu bir düşüncedir ve Darwinizm'in asıl iddiasını ve ortaya koyduğu son derece tehlikeli dünya görüşünü fark edememekten kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, Allah'ın varlığına ve tüm canlıların yaratıcısı olduğuna iman eden, ancak "Allah canlıları evrim yoluyla yaratmıştır" iddiasını taşıyanların öncelikle bu teorinin temel iddialarını gözden geçirmelerinde fayda vardır. Bu yazıda, bu yanılgıyı taşıyan inanç sahibi kişileri uyarmak amacıyla, evrim teorisinin İslam'la ve bizlere öğrettiği Yaratılış gerçeği ile neden bağdaşamayacağının bilimsel açıklamalarına yer verilecektir. Darwinizm'in temel iddiası, canlılığın tesadüfler sonucunda kendi kendine oluştuğudur. Bu görüş Yaratılış inancı ile taban tabana zıttır.
Evrim teorisinin Yaratılış ile çelişmediğini ileri sürenlerin en önemli yanılgısı, evrim teorisinin temel iddiasının canlıların birbirlerinden gelişerek ortaya çıktığı konusu olduğunu sanmalarıdır. Bu yanılgı içinde de, "Allah canlıları birbirlerinden evrimleştirerek yaratmış olabilir, bunda karşı çıkacak ne var?" diye düşünmektedirler. Oysa gözardı ettikleri önemli bir gerçek vardır: Evrimi savunanlar ile yaratılışı savunanlar arasındaki temel farklılık, "canlılar ayrı ayrı mı ortaya çıktılar, yoksa birbirlerinden gelişerek mi ortaya çıktılar" sorusu değildir. Asıl konu, "canlılar tesadüflerle ve doğa olaylarıyla mı oluştular, yoksa bilinçli bir şekilde mi yaratıldılar?" sorusudur. Bilindiği gibi evrim teorisi, cansız maddelerin tesadüfler sonucunda bir araya gelerek, yine tesadüfen gelişen doğa olayları sonucunda canlılığın yapıtaşlarını ve nihayetinde canlılığı oluşturduğunu iddia ederler. Sonuçta, bu iddianın temelinde zaman, cansız maddeler ve tesadüfler yaratıcı güçler olarak kabul edilmektedir. Evrim teorisini biraz okuyan biri bile evrimcilerin iddialarının temelini bu görüşün oluşturduğunu bilir. Nitekim evrimci bir bilim adamı olmasına rağmen, evrim teorisinin mantık dışılığını itiraf etmekten çekinmeyen Pierre Paul Grassé, tesadüf kavramının evrim açısından ne anlam ifade ettiğini şu sözleriyle vurgular:
"Tesadüf, ateizm görüntüsü altında kendisine gizlice tapınılan bir tür ilah haline gelmiştir" (Pierre Paul Grassé, Evolution of Living Organisms, New York, Academic Press, 1977, s.107)
Canlılığın zaman+madde+tesadüf birleşiminin keyfi bir yan ürünü olduğu iddiası ise, Allah'ın varlığına ve tüm canlılığın tek Yaratıcısı olduğuna inanan insanların kesinlikle kabul edemeyecekleri saçma bir iddiadır.
"Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki en büyük engel her zaman için fosil kayıtları olmuştur… Bu kayıtlar hiçbir zaman için Darwin'in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve yine aniden yok olurlar. Ve bu beklenmedik durum, türlerin Tanrı tarafından yaratıldığını savunan yaratılışçı argümana destek sağlamıştır." (Mark Czarnecki, "The Revival of the Creationist Crusade", MacLean's, 19 Ocak 1981, s. 56)
Sonuç
Allah'a iman eden insanların, Allah'a ve dine karşı mücadele veren fikir sistemlerine karşı uyanık ve dikkatli olmaları son derece önemlidir. Darwinizm, 150 yıldır, faşizm, komünizm ve emperyalizm gibi din karşıtı ve insanlığa büyük belalar getiren tüm ideolojilere sözde bilimsel bir destek vermiş ve bu felsefeleri benimseyenlerin acımasız uygulamalarına meşruiyet kazandırmıştır. Böyle bir teorinin iç yüzünü, gerçek iddiasını görmezlikten gelmek doğru bir davranış olmaz. Vicdan sahibi her Müslüman için dine karşı gelen, Allah'ın varlığını inkar eden her fikri, fikri mücadele ile çürütmek, hakkı kullanarak batılı yok etmek ve insanları uyarmak önemli bir sorumluluktur.



Bilim, Evrim Teorisinin Tesadüf İddiasını Reddetmektedir

Bu konuda gözönünde bulundurulması gereken çok önemli bir gerçek daha bulunmaktadır: Bilimsel bulgular da evrimcilerin "canlılık tesadüflerle ve doğal etkenlerle oluştu" ididialarını kesin olarak reddetmektedir. Çünkü tek bir canlı hücresi dahi, "tesadüf" kavramını tamamen geçersiz kılan büyük bir tasarım harikasıdır. Canlılıktaki söz konusu üstün tasarım ve plan, elbette ki tüm canlıları yaratan üstün akıl ve bilgi sahibi Allah'ın varlığının delillerindendir. Evrimcilerin, canlılığın ve canlı sistemlerin kökenini tesadüflerle açıklama çabası 20. yüzyıl bilimi ile reddedilmiş, bugün 21. yüzyılda ulaştığımız noktada ise kesin olarak yenilgiyle sonuçlanmıştır. Nitekim evrimciler bizzat kendileri de bu gerçeği sık sık itiraf etmektedirler. (Bkz. Harun Yahya, Evrimcilerin İtirafları, Vural Yayıncılık) Ancak bu gerçeği görmelerine rağmen, Yaratılışı inkar etmelerinin nedeni, dinsizliği körü körüne benimsemiş olmalarıdır.


Allah canlıları evrimsel bir süreçle yaratmamıştır


Yaratılışın, yani bilinçli bir tasarımın varlığı açık olduğuna göre, geriye, canlıların nasıl bir süreç içinde yaratıldıkları sorusu kalmaktadır. İşte, bazı inançlı insanların yanılgısı bu noktada başlamaktadır. "Canlılar birbirlerinden evrimleşerek yaratılmış olabilirler" şeklindeki yanlış mantık da, yaratılışın gerçekleştiği sürecin nasıl olduğu konusuyla ilgilidir.Söz konusu çevrelerin belirttiği gibi, Allah dileseydi canlıları evrimsel bir süreçle de yoktan var etmiş olabilirdi. Ve eğer bilim, canlıların evrimleşerek birbirlerinden türediklerini ispatlamış olsaydı, biz de o zaman "Allah canlılığı evrimi kullanarak yaratmıştır" diyebilirdik.

Örneğin, kuşların sürüngenlerden evrimleşerek oluştuklarına dair bir delil bulunsaydı, "Allah, 'OL' emriyle, sürüngenleri bir kuşa dönüştürmüştür" derdik. Çünkü sonuçta her iki canlı da rastlantılarla açıklanamayacak kadar kusursuz tasarımlarla dolu bedenlere sahiptir. Bu tasarımların birbirine dönüşmesi de -eğer böyle bir şey olsaydı- ancak bir başka yaratılış delili olurdu. Ancak durum böyle değildir, yani bilimsel veriler (özellikle fosil kayıtları ve karşılaştırmalı anatomi) bunun aksini göstermektedir; dünya üzerinde evrimsel bir sürecin yaşandığına dair hiçbir delil yoktur. Fosil kayıtları, farklı canlı sınıflarının küçük kademelerle birbirlerinden evrimleşerek ortaya çıktıklarını değil, aksine çok farklı canlı sınıflarının kendilerine benzer hiç bir ataları olmadan bir anda ve özgün yapılarıyla ortaya çıktıklarını göstermektedir. Ne sürüngenler kuşlara dönüşmüş, ne de balıklar kara canlısı haline gelmiştir. Her canlı sınıflaması kendi özellikleriyle ayrı ayrı yaratılmıştır. En ünlü evrimciler dahi bu bilimsel gerçeği kabullenmek ve bunun Yaratılışın bir delili olduğunu itiraf etmek zorunda kalmışlardır. Örneğin evrimci paleontolog Mark Czarnecki şöyle bir itirafta bulunur:
Özellikle son 50 yıldır paleontoloji, mikrobiyoloji, genetik, karşılaştırmalı anatomi gibi bilim dallarında meydana gelen gelişmeler ve yeni buluşlar, evrim teorisinin doğru olmadığını, canlıların bugünkü farklı ve mükemmel formlarıyla aniden ortaya çıktıklarını ortaya koymuştur. Dolayısıyla, Allah'ın yaratılışta evrim sürecini kullandığını iddia etmek için ortada hiçbir neden de yoktur. Allah her canlıyı ayrı ayrı ve bir anda, "OL" emriyle yaratmıştır. Bu kesin ve açık bir gerçektir.

Etiketler: , , , , ,