7 Kasım 2018 Çarşamba

Albert Einstein - Sosyalizm Neden Gerekli?

Ünlü fizikçi Albert Einstein’ın sosyalizm hakkındaki makalesi. Bu yazı, ABD’de yayınlanan Monthly Review adlı aylık derginin Mayıs 1998 tarihli 50. cilt, 1. sayısından alınmıştır. Yazı, ilk olarak aynı derginin ilk sayısında ilk yazı olarak, 1949’da yayınlanmıştı.

İçeriği

Birey, toplumda öyle bir konumda ki, maskeler takmasına yol açan egoist dürtüleri sürekli tetikleniyor; yaradılış olarak daha zayıf olan toplumsal güdüleri ise sürekli kötüye doğru gitmekte. Toplumdaki konumu her ne olursa olsun tüm insanlar, bu süreç nedeniyle acı çekiyorlar. Kendi bencilliklerinin mahkûmları olduklarından habersiz, kendilerini güvencesiz, yalnız ve yaşamın o saf, basit ve yalın güzellikleri ellerinden alınmış hissediyorlar. Ben, bireylerdeki bu tahribatı kapitalizmin en korkunç kötülüğü olarak görüyorum. Bu büyük kötülükleri saf dışı edecek sadece tek bir yol olduğuna inanıyorum. Bu yol, toplumsal hedeflere yöneltilmiş bir eğitim sisteminin eşlik edeceği sosyalist bir ekonominin kurulmasıdır.
Ekonomik ve sosyal konularda uzman olmayan birinin sosyalizm hakkında görüş belirtmesi uygun olur mu? Birçok nedenden ötürü ben, uygun olduğuna inanıyorum. Sorunu ilk önce bilimsel bilginin bakış açısından ele alalım. Astronomi ile ekonomi arasında hiçbir temel metodolojik farklılık yokmuş gibi görünebilir: Her iki alanda da bilim adamları, belli görüngüler arasındaki bağlantıyı mümkün olduğunca anlaşılır kılmak için, sınırlı belli bir görüngü grubu için genel kabul görecek yasaları keşfetmeye çalışırlar. Oysa aslında böyle metodolojik farklılıklar bulunmaktadır. Ekonomi alanında genel yasalar bulunması, gözlenen ekonomik görüngünün, yalıtık olarak değerlendirilmeleri çok zor olan birçok faktör tarafından etkileniyor olması nedeniyle güçleşir. Ayrıca, insanlık tarihinin sözde çağdaş dönemi olarak adlandırılan dönemin başlangıcından bu yana birikmiş deney, çok iyi bilindiği gibi, nitelik olarak ekonomiyle özel bir ilişkisi olmayan nedenlerden etkilenmiş ve o nedenlerle sınırlanmıştır. Örneğin, tarihteki büyük devletlerin çoğunluğu varlıklarını fetihlere borçluydular. Fatih halklar, kendilerini yasal ve ekonomik olarak, fethedilmiş ülkenin imtiyazlı sınıfı durumuna getirdiler. Toprak sahipliği tekelini aldılar ve yine kendi saflarından bir rahiplik kurumu oluşturdular. Rahipler, eğitimi kontrol edip, sınıf ayrımını kurumsallaştırdı ve sosyal davranışlarına yön verdikleri geniş ölçüde bilinçsiz halkı güdecek bir değerler sistemi yarattılar.
Ama denilebilir ki, tarihsel gelenek daha dün başlamıştır; Thorstein Veblen’in insan gelişiminin “yırtıcı dönemi” olarak adlandırdığı şeyin üstesinden hiçbir yerde gelebilmiş değiliz. Gözlemlenebilir ekonomik olgular bu aşamaya aittirler ve onlardan çıkardığımız yasalar da diğer aşamalar için uygulanabilir değildir. Sosyalizmin asıl amacı tam da bu durumun üstesinden gelmek ve insan gelişiminin yırtıcı dönemini aşmak olduğuna göre, ekonomi bilimi, mevcut haliyle, geleceğin sosyalist toplumuna pek fazla ışık tutamaz. İkinci olarak, sosyalizm sosyal-ahlaki bir amaca doğru yöneltir. Bilim ise amaçlar yaratamaz ve onları insana aşılayamaz; bilim, olsa olsa, belli amaçlara ulaştıracak araçları sunabilir. Fakat amaçların kendileri, yüce ahlaki ideallere sahip kişilikler tarafından tasarlanır -eğer bu amaçlar ölü doğmuş değil, aksine canlı ve güçlü iseler- ve yarı bilinçsiz bir biçimde, toplumun yavaş evrimini belirleyen çok sayıdaki insan tarafından benimsenir ve ileriye doğru taşınır.
Bu nedenlerle, sorun insan sorunlarına dair olduğu zaman, bilimi ve bilimsel yöntemleri abartmamaya dikkat etmeli, toplum örgütlenmesini etkileyen sorunlar üzerinde söz söyleme hakkının yalnızca uzmanlarda olduğunu sanmamalıyız. Bir süredir, sayısız ses, insan toplumunun bir krizden geçmekte olduğunu ve istikrarının ciddi bir biçimde tahrip edildiğini söylüyor. Böylesi bir durumda bireylerin kendilerini, ait oldukları küçük ya da büyük gruba kayıtsız, hatta düşman hissetmesi karakteristiktir. Söylemek istediğimi daha iyi anlatabilmek için, kişisel bir deneyimimi aktarmak istiyorum. Geçtiğimiz günlerde, zeki ve iyi niyetli birisiyle yeni bir savaş tehdidi üzerinde tartışıyorduk. Bana göre, insan varlığını ciddi bir biçimde tehlikeye atacak olan bu tehdidi önlemenin tek yolu, uluslarüstü bir örgütlenmeydi. Bu sözlerim üzerine, ziyaretçim, oldukça sakin ve soğukkanlı bir biçimde, bana, “İnsan soyunun yok olmasına neden bu kadar karşısınız?” dedi.
Eminim ki, bundan yüz yıl önce, hiç kimse, bu türden bir sözü bu kadar düşünmeden sarf etmezdi. Bu söz, kendi içinde bir denge kurmak için boşu boşuna çabalamış ve sonunda, az ya da çok, başarı umudunu yitirmiş birisinin ifadesidir. Bugünlerde çok sayıda insanın yaşadığı o acılı yalnızlık ve yalıtılmışlığın dile getirilmesidir bu. Peki bunun nedeni ne? Bir çıkış yolu var mı? Bu soruları sormak kolay, onlara garantili bir yanıt bulmak zordur. Yine de, duygu ve uğraşlarımızın çoğu kere birbirine çelişik ve anlaşılmaz olduğunu, basit ve kolay formüllerle dile getirilemeyeceklerini bilmeme rağmen, bu soruyu yanıtlamaya çalışacağım. İnsan, aynı zamanda hem tek başına, hem de toplumsal bir varlıktır. Tek başına bir varlık olarak, kendisinin ve ona en yakın olanların varlığını korumaya, kişisel arzularını tatmin etmeye ve doğuştan olan yeteneklerini geliştirmeye çalışır. Toplumsal bir varlık olarak ise, diğer insanların onayını ve sevgisini kazanmaya, zevklerini paylaşmaya, üzüntülü anlarında onları teselli etmeye ve onların yaşam koşullarını iyileştirmeye çabalar. İnsanın o özel karakteri bu çeşitli, sık sık çelişen çabaların varlığı sayesinde oluşur ve bunların özgül bileşimleri, bireyin, kendi iç dengesini sağlama ve toplumun geleceğine katkı yapabilme düzeyini belirler. Bu iki dürtünün göreceli gücünün, esas olarak kalıtım tarafından belirlenmiş olduğu kuvvetle muhtemeldir. Fakat sonunda ortaya çıkan kişilik, geniş ölçüde, insanın gelişmesi sırasında kendini içinde bulduğu çevre, içinde yetiştiği toplumun yapısı, o toplumun gelenekleri ve belli davranış türlerini onaylaması tarafından biçimlenir. Soyut “toplum” kavramı, birey için, çağdaşları ve daha önceki kuşaklar ile doğrudan ve dolaylı ilişkilerinin toplamı demektir. Birey kendi başına düşünebilir, hissedebilir ve gayret sarf edebilir; ancak fiziksel, entelektüel ve duygusal bir varlık olarak topluma öylesine bağlıdır ki, onu toplum çerçevesi dışında düşünmek ya da anlamak mümkün değildir. İnsana yiyecek, giyecek, ev, iş aletleri, dil, düşünce biçimleri ve düşüncenin içerdiklerinin çoğunu sağlayan toplumdur. İnsanın yaşamı, hepsi de o küçücük “toplum” sözcüğünün ardına gizlenmiş olan geçmişteki ve bugünkü milyonların çaba ve başarıları ile olanaklı kılınır.
Demek ki, bireyin topluma bağımlılığı, tıpkı karınca ve arı örneklerinde olduğu gibi, yok edilemeyecek bir doğal olgudur. Bununla birlikte, karınca ve arıların tüm yaşam süreci, en küçük ayrıntısına dek, katı kalıtsal içgüdüler tarafından belirlenmişken, insanın sosyal seyri ve karşılıklı ilişkileri çok çeşitlidir ve değişime açıktırlar. Bellek, yani yeni bileşimler oluşturma yeteneği ve sözlü iletişim, insanlar arasında, biyolojik gereksinimlerin dikte etmediği gelişmeleri mümkün kılmıştır. Bu türden gelişmeler kendilerini gelenekler, kurumlar ve örgütlenmelerde; edebiyatta, bilimsel ve mühendislik başarılarında, sanat yapıtlarında gösterir. Bu durum bize, insanın kendi davranışları sayesinde kendi yaşamını etkileyebildiğini ve bilinçli düşünce ve arzulamanın bu süreçte nasıl rol oynadığını belli bir noktaya kadar açıklar.
İnsan, doğarken, kalıtım sayesinde, insan türüne özgü doğal güdüler de dahil olmak üzere, sabit ve değişmez olduğunu düşünmemiz gereken biyolojik bir anayasa edinir. Ayrıca, yaşam süresi boyunca, iletişim ve diğer etkilenmeler yoluyla toplumdan adapte ettiği kültürel bir anayasa da kazanır. Değişime açık olan ve birey ile toplum arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde belirleyen de bu kültürel anayasadır. Modern antropoloji bize, sözde ilkel kültürlerin karşılaştırmalı incelenmesi sayesinde, insan sosyal davranışlarının, yaygın kültürel modellere ve toplumda egemen örgütlenme tiplerine bağlı olarak büyük farklılıklar gösterebileceğini öğretmiştir. Bu temelde, insan türünün yaşama koşullarını iyileştirmeye çalışanlar umutlarını şuna bağlayabilirler: İnsan, biyolojik anayasası gereği, birbirini yok etmeye ya da kendi yarattığı insafsız bir yazgının kurbanı olmaya mahkûm edilmiş değildir. İnsan yaşamını mümkün olduğunca yetkinleştirmek için toplumun yapısının ve insanın kültürel duruşunun nasıl değiştirilmesi gerektiğini soracak olursak, değiştiremeyeceğimiz bazı kesin koşullar olduğu gerçeğinin sürekli bilincinde olmalıyız. Daha önce belirtildiği gibi, biyolojik insan doğası, ne amaçla olursa olsun, değişime açık değildir. Üstelik, son birkaç yüzyılın teknolojik ve demografik gelişmeleri, artık kalıcılaşan bazı koşullar yaratmıştır.
Varlıklarını sürdürebilmek için zorunlu olan metalara bağlı olan görece kalabalık yerleşimli toplumlarda, aşırı bir işgücü bölünmesi ve çok merkezileşmiş bir üretim aygıtı kesinlikle gereklidir. Geriye baktığımızda, şimdi sadece bir masal gibi görünen, bireylerin ya da görece küçük grupların kendi kendilerine yettikleri o dönemler, bir daha geri gelmemek üzere kapandı. İnsanlığın, gezegen çapında bir üretim ve tüketim toplumu haline geldiğini söylemek abartı olmayacaktır. Bu noktada, zamanımızın krizinin özünü neyin oluşturduğunu kısaca dile getirmek istiyorum. Bu öz, bireyin toplumla ilişkisine dair. Birey, topluma olan bağımlılığının her zamankinden daha çok bilincine varmıştır. Fakat o, bu bağımlılığı olumlu bir özellik, organik bir bağ, koruyucu bir güç olarak değil; aksine, doğal haklarına ve hatta ekonomik varlığına yönelik bir tehdit olarak görüyor. Üstelik, toplumda öyle bir konumda ki, maskeler takmasına yol açan egoist dürtüleri sürekli tetikleniyor; yaradılış olarak daha zayıf olan toplumsal güdüleri ise sürekli kötüye doğru gitmekte. Toplumdaki konumu her ne olursa olsun tüm insanlar, bu süreç nedeniyle acı çekiyorlar. Kendi bencilliklerinin mahkûmları olduklarından habersiz, kendilerini güvencesiz, yalnız ve yaşamın o saf, basit ve yalın güzellikleri ellerinden alınmış hissediyorlar. İnsanın, o kısa ve tehlikelerle dolu yaşamını anlamlandırmasının tek yolu, kendini topluma adamasıdır.
Bence kötülüğün gerçek kaynağı, kapitalist toplumdaki mevcut ekonomik anarşi. Önümüzde koca bir üreticiler topluluğu görüyoruz; bu topluluğun üyeleri ise, durmaksızın birbirlerini, kolektif emeklerinin sonuçlarından mahrum bırakmak için çabalıyorlar. Bunu zor kullanarak değil, yasalaşmış kurallara körü körüne inanarak gerçekleştirmekteler. Bu bağlamda, üretim araçları -yani, tüketim metaları ve ek sermaye metaları üretmek için gereken üretim kapasitesinin bütünü- yasal olarak bireylerin özel mülkiyeti olabilmekteler ve öyleler.
Daha kolay anlaşılsın diye, aşağıdaki tartışmada -kelimenin alışılagelmiş günlük kullanımına tam olarak denk düşmemesine rağmen- üretim araçlarının sahibi olmayanların tümünü “işçiler” olarak adlandıracağım. Üretim araçlarının sahibi, işçinin işgücünü satın alır konumdadır. İşçi ise, üretim araçlarını kullanarak, kapitalistin mülkiyeti haline gelen yeni metalar üretir. Bu süreçteki temel nokta, işçinin ürettiği ile karşılık olarak aldığı arasındaki ilişkidir; bunların her ikisi de gerçek değer ölçüleriyle belirlenir. İş akdi ne kadar “serbest” olursa olsun, işçinin aldığı ücret, ürettiği metaların gerçek değeri tarafından değil; işçinin asgari ihtiyaçları ile kapitalistlerin, iş bulmak için birbiriyle yarışan işçilerin sayısına bağlı olarak, işgücüne duyduğu gereksinim tarafından belirlenir. İşçinin ücreti, teoride bile, ürettiğinin değeri tarafından belirlenmez.
Özel sermaye, kısmen kapitalistler arasındaki rekabet, kısmen de teknolojik gelişme ve emeğin giderek gelişen işbölümünün, küçük olanlar aleyhine daha büyük üretim birimlerinin oluşumunu teşvik etmesi nedeniyle, az sayıda elde yoğunlaşma eğilimindedir. Bu gelişmelerin sonucu ise bir özel sermaye oligarşisidir; bu sermayenin olağanüstü gücü, demokratik yoldan örgütlenmiş siyasi bir toplumda bile denetim altında tutulamaz. Yasama organı üyeleri siyasi partiler tarafından seçilmektedir; bu partiler ise büyük oranda özel kapitalistler tarafından finanse edilmekte ya da onlardan etkilenmektedir. Yani özel kapitalistler, seçmenler ile seçilenleri birbirinden ayırır. Sonuçta halkın temsilcileri, nüfusun olanakları kısıtlı bölümünün çıkarlarını yeterince korumazlar. Ayrıca, özel kapitalistler, mevcut koşullar altında, temel enformasyon kaynaklarını doğrudan ya da dolaylı olarak kontrol ederler: Basın, radyo, eğitim. Bu nedenle, birey-vatandaş için nesnel sonuçlara ulaşmak ve siyasi haklarını zekice kullanmak son derece zor, hatta genellikle neredeyse olanaksızdır. Demek ki, sermayenin özel mülkiyetine dayanan bir ekonominin baskın niteliği iki ana ilke tarafından belirlenir: Birincisi; üretim araçları (sermaye) özel mülk sahiplerinin elindedir ve sahipleri bunları istedikleri gibi kullanırlar. İkincisi, iş akdi serbesttir. Elbette, bu bağlamda, saf bir kapitalist toplum yoktur. Altını çizmek gerekir ki, işçiler, uzun ve şiddetli bir siyasi mücadele sonucunda, belli işçi kategorileri için daha gelişmiş bir “serbest iş akdi” elde etmeyi başarmıştır. Fakat bir bütün olarak ele alındığında, günümüz ekonomisi “saf” kapitalizmden pek de farklı değildir. Üretim fayda için değil, kâr için sürdürülür. Çalışabilecek durumda olan ve bunu isteyen herkesin her zaman iş bulabilmesi mümkün değildir; hemen her zaman bir “işsizler ordusu” vardır. İşçi devamlı işini kaybetme korkusu içindedir. İşsiz ve düşük ücretli işçiler kârlı bir piyasa oluşturmadıkları için, tüketim mallarının üretimi düşer ve sonuçta büyük bir sıkıntı doğar. Teknolojik ilerleme, genellikle, herkesin çalışma yükünü hafifletmeden çok, daha fazla işsizlikle sonuçlanır. Kapitalistler arasındaki rekabetle bağlantılı olarak, kâr dürtüsü, sermaye birikimi ve kullanımında dengesizliğe yol açar ki, giderek daha da şiddetlenen bunalımların nedeni budur. Sınırsız rekabet, büyük ölçüde emek israfına ve daha önce belirttiğim gibi, bireylerde toplumsal bilinç tahribine neden olur. Ben, bireylerdeki bu tahribatı kapitalizmin en korkunç kötülüğü olarak görüyorum. Tüm eğitim sistemimiz bu kötülükten zarar görüyor. Aşırı abartılmış bir rekabetçi tutum aşılanan öğrenci, gelecekteki meslek yaşamına hazırlık olarak, açgözlüce başarıya tapacak bir biçimde eğitiliyor. Bu büyük kötülükleri saf dışı edecek sadece tek bir yol olduğuna inanıyorum. Bu yol, toplumsal hedeflere yöneltilmiş bir eğitim sisteminin eşlik edeceği sosyalist bir ekonominin kurulmasıdır. Böyle bir ekonomide, üretim araçları topluma aittir ve planlı bir tarzda kullanılır. Üretimi toplumun ihtiyaçlarına göre düzenleyen planlı bir ekonomi, yapılacak işi, bunu yapabilecek herkesin arasında eşit olarak dağıtacak ve her erkek, kadın ve çocuğun geçinmesini garanti edecektir. Bireyin eğitimi ise, günümüz toplumundaki gibi güç ve başarının yüceltilmesi yerine, onun doğuştan yeteneklerini geliştirmesine yardımcı olmanın yanı sıra, onu diğer insanlara karşı sorumluluk duygusu içinde yetiştirmeye çalışacaktır.
Bununla birlikte, planlı bir ekonominin henüz sosyalizm olmadığının hatırlanması gerekir. Planlı bir ekonomiye, bireyin tümüyle köleleştirilmesi de eşlik edebilir. Sosyalizmin kuruluşu, son derece zor bazı sosyo-ekonomik sorunların çözümünü gerektiriyor: Siyasi ve ekonomik gücün tam olarak merkezileştiği bir durumda, bürokrasinin tüm gücü elinde toplamasına ve kendini beğenmiş bir hale gelmesine nasıl engel olunur? Bireyin hakları nasıl korunur ve böylece, bürokrasinin gücüne karşı, demokratik bir denge nasıl sağlanır? İçinde bulunduğumuz bu geçiş çağında, sosyalizmin amaç ve sorunları hakkında net tutum almak son derece önem taşımaktadır. Mevcut şartlar altında, bu sorunların özgürce ve engellenmeden tartışılması tabu haline geldiğinden, Monthly Review dergisinin yayına başlamasının önemli bir kamu hizmeti olacağı kanısındayım.


Etiketler: , , ,

Albert Einstein - Din ve Bilim

Albert Einstein - Din ve Bilim 




Albert Einstein tarafından yazılan bu makale 9 Kasım 1930 yılında New York Times Dergisi'nin 1.-4. sayfalarında yayımlanmıştır. Crown Publishers Şirketi'nin 1954 yılında çıkardığı Fikirler ve Düşünceler'in de 36.-40. sayfalarında yeniden basılmıştır. Bununla birlikte Einstein'ın 1949'da çıkardığı "Benim Gözümden Dünya" kitabının da 24.-28. sayfalarında yayımlanmıştır.

İçeriği

İnsan ırkının yaptığı ve düşündüğü her şey, derin ihtiyaçların tatmin edilmesi ve acının azaltılmasıyla ilgilidir. Eğer bir insan ruhani hareketleri ve onların gelişimlerini anlamak istiyorsa, bunu sürekli olarak aklında tutmalıdır. Özlem, kendini bize nasıl gizemli bir şekilde sunarsa sunsun, duyguyla birlikte, insanın bütün çabalarının ve yaratılışının arkasındaki itici güçtür. Peki, insanları, kelimenin en geniş anlamıyla 'dini düşünce'ye iten hisler ve ihtiyaçlar nelerdi? Kısa süreli bir düşünme, dini düşünce ve yaşama en çeşitli duyguların öncülük ettiğini göstermekte yeterli olacaktır. İlkel insanda dini kavramları çağrıştıran şey, bütün korkuların en büyükleriydi: açlık, vahşi hayvanlar, hastalık, ölüm. Varlığın bu aşamasından beri, sıradan bağlantıların anlaşılması oldukça az ilerleme göstermiştir. İnsan aklı, az çok kendisine benzeyen, yani isteklerinin ve eylemlerinin bu korkunç olaylara dayandığı, yanıltıcı varlıklar yaratır. Böylece kişi, nesilden nesile aktarılan geleneklere göre, bu varlıkların kızgınlıklarını yatıştırmak veya onların bir ölümlüyü affetmesini sağlamak amacıyla bir takım eylemleri yerine getirerek veya o varlıklara kurban sunarak, lütuflarının devamını korumaya çalışır. Bu bağlamda, bir korku dininden bahsediyorum. Bu, yaratılmış olmasa bile, insanlar ve onların korktukları varlıklar arasında aracı rolü üstlenen, özel bir ruhban sınıfının oluşumuyla dengelenmiş, önemli bir rütbedir ve bu temelde bir baskı oluşturur. Çoğu durumda, konumu diğer faktörlere dayanan bir lider, bir yönetici veya imtiyazlı bir sınıf, diğer insanları daha da güvenceye almak için kendi laik otoritesini ruhani işlevlerle birleştirir; ya da siyasetçiler ve ruhban sınıfı, kendi çıkarları doğrultusunda bir ortaklık gerçekleştirir.
Toplumsal dürtüler de dinin kristalleşmesinin bir diğer nedenidir. Rahipler, rahibeler ve daha büyük insan topluluklarının liderleri ölümlüdür ve hataya düşebilirler. Rehberlik, sevgi ve destek ihtiyacı, insanları Tanrı'nın toplumsal veya ahlaki tasavvurunu şekillendirmeye sevk eder. Bu, koruyan, kontrol eden, ödüllendiren ve cezalandıran Takdir-i İlahi'dir; bu, inananların bakış açısının sınırlarına bağlı olarak, seven ve bir kabilenin, insan ırkının, hatta hayatın kendisinin yaşamına sevgiyle yaklaşan Tanrı'dır; kederdeki teselli, tatmin edilmemiş özlemdir; ölmüşlerin ruhunu koruyandır. Bu, tanrının toplumsal veya ahlaki tasavvurudur.
Yahudi yazıtları, korku dininden ahlaki dine doğru olan gelişimi göz alıcı bir biçimde açıklamıştır; bu, Yeni Ahit'te de devam eden bir ilerlemedir. Bütün uygar insanların dinleri, özellikle de Doğu insanlarının dinleri, ahlaki açıdan ilkeldir. Korku dininden ahlaki dine olan gelişim, insanların hayatında atılmış büyük bir adımdır. Hal böyle iken, ilkel dinlerin tamamen korku üzerine kurulmuş olması ve uygar insanların dininin saf bir şekilde ahlaka dayanması, karşısında gardımızı almamız gereken bir önyargıdır. Gerçek şudur ki, bütün dinler iki türü de çeşitli şekillerde harmanlamıştır, tek farkla: Toplumsal yaşamın daha üst seviyelerinde, ahlaki din baskınlık sağlamıştır.
Tüm bu türlerin ortak noktası, yarattıkları Tanrı kavramının insan benzeri olmasıdır. Genellikle, bu seviyenin üstüne dikkat çekecek kadar çıkabilenler, ender yeteneklere sahip bireyler veya olağanüstü derece yüksek zekaya sahip topluluklardır. Ama dini yaşantının, bozulmamış biçimde oldukça nadir bulunmasına rağmen, diğer hepsine ait olan, üçüncü bir evresi vardır: Ben buna 'evrensel dini inanış' diyorum. Bu inancı, böyle bir şeyden yoksun birisine, özellikle de insan benzeri bir Tanrı kavramına karşılık vermediğinden, izah etmek güçtür.
Birey, insanın arzularının ve hedeflerinin boşunalığını, Tanrı'nın, kendisini doğada ve düşünce dünyasında da ortaya çıkaran yüceliğini ve mükemmel düzenini duyumsar. Bireysel varlık, insanı bir kodes gibi baskı altında tutar ve birey, evreni tek, anlamlı bir bütün olarak yaşamak ister. Evrensel dini inanışın kökenleri, gelişimin ilk evrelerinde, örneğin Davut'un Mezmurlar'ında ve bazı peygamberlerde görülür. Schopenhauer'ın muhteşem yazılarından öğrendiğimiz gibi, Budizm, bunun çok daha güçlü bir bileşenini barındırır.
Tüm çağların dindar dahileri, hiçbir dogma veya insanın tahayyülündeki gibi bir tanrıyı tanımayan, bu tür bir dini inanışla sivrilmişlerdir. Bu nedenle, temel alınacak hiçbir kilise var olamaz. Bundan dolayı, tüm çağların kafirleri arasında, bu, en üstün dini inanışla dolu insanların, çoğu durumda çağdaşları tarafından 'ateist', aynı zamanda bazen de 'aziz' olarak nitelendiklerini görürüz. Bu açıdan baktığımızda, Demokritos, Assisili Francis ve Spinoza gibi insanlar, birbirlerine benzerdir.
Peki, evrensel dini inanış, eğer meydana hiçbir Tanrı kavramı veya hiçbir teoloji getirmiyorsa, bir kişiden diğerine nasıl aktarılabilir? Fikrimce, sanatın ve bilimin en önemli işlevi bu inancı uyandırmak ve ona açık olan insanların içinde, onu canlı tutmaktır.
Böylece, klasik olandan çok daha farklı bir bilim-din ilişkisinin kavranışına varıyoruz. Eğer konuya tarihi açıdan bakarsanız, çok geçerli bir sebepten ötürü, bilim ve dini birbiriyle bağdaşmaz hasımlar olarak görürsünüz. Nedensellik yasasının evrensel işleyişini tam anlamıyla kavramış bir insan, bir an için bile olsa, olayların gidişatına müdahale eden birisinin olması fikrini eğlenceli bulmaz - tabii ki, nedensellik kuramını ciddiye alması kaydıyla. O kişinin, korku dinine, aynı oranda toplumsal veya ahlaki dine de ihtiyacı yoktur. Ödüllendiren ve cezalandıran bir tanrı, o kişi için akıl almazdır; çünkü bireyin hareketleri, içsel ve dışsal gereklilikler tarafından belirlenir. Bu yüzden, nasıl cansız bir madde, yaptıkları için sorumlu tutulamıyorsa, bu kişi de Tanrı'nın gözünde sorumlu tutulamaz. Bu durum üzerine, bilim, ahlakın kuyusunu kazmakla suçlanmıştır, ama bu suçlama adil değildir. Bir kişinin ahlaki ve etik davranışları, diğerlerini anlamasına, eğitimine ve toplumsal ilişkilere dayanmalıdır; dini prensiplere ihtiyaç yoktur. Zira kendini, ölümden sonra ceza korkusu veya ödül umuduyla dizginleyen kişi, zavallıdır.
Bu sebeple, kilisenin neden bilime sürekli savaş açtığını ve bilim yandaşlarına durmadan eziyet ettiğini anlamak kolaydır. Öte yandan, evrensel dini inanışın, bilimsel araştırma için hâlâ en güçlü ve en soylu gerekçe olduğu şeklindeki iddiamı sürdürüyorum. Sadece ve sadece, engin çabaların ve hepsinden de öte, kuramsal bilimdeki öncülerin yaratılmasında temel etken olan adanmışlığın farkında olanlar, tek başına, hayatın bütün birincil gerçekliklerinden olabildiğince uzak olan bu denli bir çalışmanın yarattığı etkiden gelen hissiyatın gücünü kavrayabilir. Evrenin akılcılığının ne büyük bir mahkûmiyetidir ve anlamaya duyulan ne büyük bir özlemdir ki; Newton ve Kepler'ın yıllarca emek sarf ederek göklerdeki teknisyenlerin prensiplerini çözmeye çalışmaları, aklın bu dünyada ortaya çıkarılmış kısmının cılız bir yansımasıdır. "Bilimsel araştırma" kavramı ile, temelde bilimin uygulanabilir sonuçlarını gözlemleyerek tanışmış olan kişiler; etrafı şüpheci bir dünyayla çevrili olup yüzyıllar boyunca da benzerleri olan soydaşlarına yol gösteren insanların kafa yapısına dair tamamen yanlış bir bakış açısını kolaylıkla edinebilir.Yalnızca, hayatını aynı davaya adamış birisi, bu insanlara neyin esin kaynağı olduğunu, sayısız hatalara rağmen, onlara davalarına sadık kalma gücünü neyin verdiğini oldukça gerçekçi bir şekilde idrak edebilir. Bir insana böylesine bir güç veren tek şey, evrensel dini inanıştır. Bir dostum demişti ki, bu materyalist çağda, bilim çalışanlarından başka kimse samimi olarak inanmıyordur; ki haksız da değildi.

Etiketler: , ,

Biyoloji Felsefesi Nedir ?

Biyoloji felsefesi, biyoloji ve biyomedikal bilimlerdeki epistemolojik, metafizik ve etik konularla ilgilenen bir felsefe biliminin bir alt alanıdır. Bilim filozofları ve filozoflar genellikle biyolojiyle (örneğin Aristo, Descartes ve hatta Kant) ilgiliyse de, biyoloji felsefesi yalnızca 1960'larda ve 1970'lerde bağımsız bir felsefe alanı olarak ortaya çıkmıştır. Bilim filozofları biyolojiye, 1930 ve 1940'larda Neodarwinizm'in yükselişinden 1953'te genetik mühendisliğindeki daha yeni gelişmelere DNA'nın yapısının keşfedilmesine dek, artan oranda dikkat etmeye başladılar. Diğer önemli fikirler, tüm yaşam süreçlerinin biyokimyasal reaksiyonlara indirgenmesini ve psikolojinin daha geniş bir sinirbilime dahil edilmesini içerir.

Genel Bakış

Biyoloji felsefesi, ampirik bir gelenek izleyerek, tabiatçılığı desteklemek olarak görülebilir. Çağdaş birçok biyoloji filozofu, yaşam ile yaşam dışı arasındaki ayrımla ilgili geleneksel soruları büyük oranda önledi. Bunun yerine, biyolojinin bilimsel bir disiplin (veya bilimsel alanlar grubu) olarak daha iyi anlaşılmasına yönelik olarak biyolojistlerin uygulamalarını, teorilerini ve kavramlarını incelemişlerdir. Bilimsel fikirler felsefi olarak analiz edilir ve sonuçları araştırılır. Bazen teorik biyolojiden ayrı olarak biyoloji felsefesinin tasvir edilmesi zordur. Örneğin, biyoloji filozoflarından gelen soruların bazıları şunları içermektedir:

"Biyolojik bir türün nedir?"
"Biyolojik kökenleri göz önüne alındığında, rasyonellik nasıl mümkün oluyor?"
"Organizmalar ortak davranışlarını nasıl koordine eder?"
"Genom düzenleme ajanları var mı?"
"Biyolojik ırk, cinsellik ve cinsiyet anlayışımız toplumsal değerleri nasıl yansıtabilir?"
"Doğal seleksiyon nedir ve doğada nasıl çalışır?"
"Tıbbi doktorlar hastalığı nasıl açıklıyorlar?"
"Dil ve mantık nereden kaynaklanır?"
"Ekoloji, tıp ile nasıl ilişkili?"

Biyolojinin daha açık bir şekilde doğalcı yönelimi olan biyoloji filozoflarının bir alt kümesi, biyolojinin epistemoloji, etik, estetik, antropoloji ve hatta metafizik gibi temel sorunlara bilimsel cevaplar sağlayacağını umuyor. Ayrıca, biyolojideki ilerleme, modern toplumları, insan yaşamının her yönüyle ilgili geleneksel değerleri yeniden düşünmeye çağırıyor. Örneğin, insan kök hücrelerinin genetik olarak değiştirilme ihtimali, bazı biyolojik tekniklerin etik konsensüsleri nasıl ihlal edebileceğine ilişkin devam eden bir tartışmaya yol açtı (bkz. Biyoetik). Bu biyoloji filozofları tarafından ele alınan soruların bazıları şunları içerir:

"Hayat nedir"
"İnsanları neye benzeyen şey nedir?"
"Ahlaki düşüncenin temeli nedir?"
"Estetik yargılarda kullandığımız faktörler nelerdir?"
"Evrim, Hıristiyanlık veya diğer dini sistemler ile uyumlu mudur?"

Giderek, felsefi ontoloji ve mantıktan çekilen fikirler, biyologlar tarafından biyoinformatik alanında kullanılmaktadır. Gen Ontolojisi gibi Ontolojiler, çeşitli model organizmalardaki biyolojik deneylerin sonuçlarına açıklık getirmek için kullanılır; böylece mantıksal ve araştırılabilir durumdaki mantıksal makul cisimler oluşturulur. Gen Ontolojisi bizzat tanımlanmış ilişkilerle bir araya getirilen biyolojik türlerin tür-nötr bir grafiktir - teorik gösterimidir.

Günümüzde biyoloji felsefesi, kendi dergileri, konferansları ve mesleki örgütleriyle çok görünür, iyi organize olmuş bir disiplin haline gelmiştir. Bunların en büyüğü Uluslararası Tarih Felsefesi ve Sosyal Bilimler Biyolojisi Topluluğu (ISHPSSB) 'dir; Alanın disiplinlerarası yapısını yansıtan Topluluğun adı.

Etiketler: , , , ,

Fizik Felsefesi Nedir ?

Fizik Felsefesi Nedir ?

Fizik Felsefesi modern fiziğin kavramsal ve yorumsal konularını ele alır ve genellikle belirli teorik fizikçiler tarafından yapılan araştırmalarla örtüşür. Fizik felsefesi çok geniş bir şekilde üç ana alana ayrılabilir:

Kuantum mekaniğinin yorumları: Ölçüm sorununa yeterli tepki verme konusuyla ilgili konularda ve teorinin gerçeklik hakkında ne söylediğini anlamak.
Uzayın ve zamanın doğası: Uzay ve zaman maddeleridir veya tamamen ilişkisel midir? Eşzamanlılık konvansiyonel mi yoksa yalnızca akraba mı? Zamansal asimetri, termodinamik asimetriye tamamen indirgenebilir mi?
Kuramsal-İorlararası ilişkiler: termodinamik ve istatistiksel mekanik gibi çeşitli fizik kuramları arasındaki ilişki. Bu, bilimsel indirgeme ile çakışıyor.
Uzay ve zaman felsefesi

Uzayın ve zamanın (veya uzay-zamanın) varlığı ve doğası fizik felsefesinin temel konularındandır.

Uzay, fizikteki az sayıdaki temel niceliklerden biridir; diğer niceliklerle tanımlanamayacağı anlamına gelmektedir çünkü şu an bilinen başka bir şey yoktur. Böylece, diğer temel miktarların (zaman ve kütle gibi) tanımlanmasına benzer şekilde, alan ölçme yoluyla tanımlanır. Şu anda, standart bir metre veya basitçe sayaç olarak adlandırılan standart boşluk aralığı, bir saniyenin 1/299792458'lik bir zaman aralığı boyunca bir vakumda ışığın mesafesi olarak tanımlanmaktadır.

Klasik fizikte, uzay üç boyutlu Öklid uzayı olup, herhangi bir konum üç koordinat kullanılarak tanımlanabilir ve zamanla parametrelendirilebilir. Özel ve genel görelilik, üç boyutlu uzaydan ziyade dört boyutlu uzamsal zamanı kullanır; ve şu an dörtten fazla mekânsal boyut kullanan birçok spekülatif teori var.

Fizikte zaman
Birçok felsefe içinde zaman, değişim olarak görülür.

Zaman genellikle basit bir nicelik olarak düşünülür (diğer niceliklerde tanımlanamayan bir niceliktir), çünkü zaman basitçe basit bir kavram gibi görünür; böylelikle onu daha basit bir şey olarak tanımlayamazsınız. Bununla birlikte, döngüsel kuantum çekim gücü gibi bazı teoriler, uzay zamanının ortaya çıktığı iddiasındadır. Döngü kuantum çekirdeğinin kurucularından Carlo Rovelli'nin söylediği gibi: "Uzayda artık alan yok: yalnızca tarlalarda alanlar" Zaman, ölçüm vasıtasıyla standart zaman aralığı ile tanımlanır. Günümüzde, standart zaman aralığı ("konvansiyonel ikinci" veya basitçe "ikinci"), 133 sezyum atomunda aşırı ince bir geçişin 9,192,631,770 salınımları olarak tanımlanmaktadır. (ISO 31-1). Yukarıdaki tanımdan ne zaman çıkıyor ve nasıl çalışıyor. Zaman sonra hız, momentum, enerji ve alanlar gibi kavramları tanımlamak için alan ve kütlenin temel nicelikleri ile matematiksel olarak birleştirilebilir.

Hem Newton hem Galileo hem de 20. yüzyıla kadar insanların çoğunun her yerde herkes için aynı olduğunu düşünüyordu. Çağdaş modern zaman anlayışı, Einstein'ın görelilik kuramı ve Minkowski'nin uzay zamanı üzerine kuruludur; burada, zamanların farklı atalet referans çerçevelerinde farklı şekilde uzadığı ve uzay ve zaman uzay zamanına birleştirilir. Teorik olarak en küçük zaman, Planck zamanının sırası ile, zaman nicelleştirilebilir. Einstein'ın genel göreliliği ve ışığın uzaktaki galaksilerin uzaklaşmasından kırmızıya kayması, tüm Evrenin ve muhtemelen uzay zamanının büyük patlamada yaklaşık 13.8 milyar yıl önce başladığına işaret eder. Einstein'ın özel görelilik teorisi, çoğunlukla (evrensel değil), zamanın referans-çerçevesine bağımlılığı, ayrıcalıklı bir anı düşüncesine izin vermediği için, metafiziksel olarak bugün için özel olan bir şeyin var olduğu teorileri çok daha az akla yatkındır görünüyor.

Zaman Yolculuğu

Özellikle özel ve genel görelilik gibi bazı kuramlar, uzay zamanının uygun geometrilerinin ya da uzayda belirli hareket türlerinin geçmişe ve geleceğe zaman yolculuğuna izin verebileceğini önermektedir. Bu anlayışa yardımcı olan kavramlar kapalı timelike eğrisini içerir.

Albert Einstein'ın görelilik teorisi (ve genel teori), zaman yolculuğu olarak yorumlanabilecek zaman dilimlenmesini öngörür. Teori, durağan bir gözlemciye göre daha hızlı hareket eden cisimler için daha yavaş geçtiği göründüğünü belirtiyor: Örneğin, hareketli bir saat yavaş çalışıyor gibi görünüyor; Bir saat ışığın hızına yaklaştığında elleri neredeyse duracak gibi görünecektir. Bu türden zaman genişlemesinin etkileri popüler "ikiz paradoks" da daha ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Bu sonuçlar deneysel olarak gözlemlenebilir ve günlük yaşamda kullanılan GPS uydularının ve diğer ileri teknoloji sistemlerin çalışmasını etkiler.

İkinci, benzer bir tür zaman yolculuğu, genel görelilik tarafından izin verilir. Bu türden bir uzaktaki gözlemci, derin bir yerçekimi kuyusunun en altındaki bir saat için daha yavaş geçen zamanı görür ve derin bir yerçekimine indirilen ve geriye çekilen bir saat, kalmış durağan bir saate kıyasla daha az zaman geçtiğini gösterecektir uzak gözlemciyle.

Bu etkiler, hazırda bekletme veya canlı nesnelerin soğuması (konudaki kimyasal süreçlerin hızlarını yavaşlatan) bir dereceye kadar neredeyse süresiz olarak hayatlarını askıya alıyor ve böylece geleceğe doğru "zaman yolculuğu" yapıyor ancak geriye asla dönüşmüyor. Nedensellik kurallarını ihlal etmezler. Bu, bilim kurguda (nedenselliğin istendiği zaman ihlal edildiği) "zaman yolculuğu" nın tipik özelliği değildir ve varlığını kuşatan kuşku yoktur. "Zaman yolculuğu" bundan böyle, uygun bir zamanın geçmişine veya geleceğine bir ölçüde özgürlük ile seyahat etmeyi ifade edecektir.

Bilim dünyasındaki pek çok kişi, nedensellik yani neden ve sonuç mantığını ihlal ettiğinden geri zaman yolculuğunun son derece düşük olasılığına inanıyor. Örneğin, zamanında dönüp kendinizi hayatınızın erken bir safhasında (veya büyükbabanın paradoksuna dönüşen dedesi) öldürmeye kalkışırsanız ne olur? Stephen Hawking bir zamanlar, geleceğin turistlerin yokluğunun, zaman yolculuğu varlığına karşı güçlü bir argüman teşkil ettiğini ileri sürdü: Fermi paradoksunun bir varyantı, uzaylı ziyaretçileri yerine zaman yolcuları ile.

Etiketler: , , , , , ,

Rölativizm Nedir ?

Görecilik ya da rölativizm, felsefe tarihinde sürekli gündemde yer almış olan bir yönelim biçimidir. Felsefenin alt bölümlerinden epistemoloji ve etik alanlarında göreceli yaklaşımlar özellikle etkili olmuştur. Bilgi anlayışında mutlak ve nesnel gerçek anlayışından ayrılır, bilginin kesinliğinden ve genel geçerliliğinden şüphe eder. Bütün bilgilerin göreli olduğu önermesi bu akımın başlıca argümanıdır. Etikte ise görecilik mutlak ahlaki değerlerin varlığını ve olabilirliğini yadsır. Bunlara göre bilgi ya da ahlaki değerler tarihsel koşullara, dönemlere, toplumlara, kültürlere ve kişilere göre değişim gösterir. Bilim felsefesinde de etkili olmuştur; özellikle 20. yüzyılda Kuantum fiziğine bağlı bilimsel ve kuramsal gelişmelerden sonra görecelilik gelişme göstermiştir.

Görelilik, görüşlerin algı ve düşünce farklılıklarıyla ilişkili olduğu fikrindedir. Relativizme göre hiçbir evrensel, objektif hakikat yoktur; her bakış açısı kendi gerçeğine sahiptir.

Büyük kategorik görelilik, kapsam ve görüşlerinin derecesine göre değişir. Ahlakın göreceliği, insanlar ve kültürler arasındaki ahlaki yargılardaki farklılıkları kapsar. Gerçek rölativizm, mutlak gerçeklerin bulunmadığı, yani gerçek bir dil veya kültür gibi belirli bir referans çerçevesine (kültürel görelilik) göreceli olarak öğretidir. Tanımlayıcı görelilik, adından da anlaşılacağı gibi, kültürler ve insanlar arasındaki farklılıkları değerlendirmeden anlamaya çalışır; normatif görecelik ise, görüşlerin ahlakını veya doğruluğunu belirli bir çerçevede değerlendirir.

Görelilik biçimleri
Antropolojik ve felsefi görecelik

Antropolojik görelilik, araştırmacıların yerel bağlamlarında inanç ve davranışları anlamaya çalışırken kendi kültürel önyargılarını askıya aldığı (veya parantez içine koyduğu) metodolojik bir tutumu ifade eder. Metodolojik görelilik olarak bilinir hale gelmiştir ve kendisini özellikle etnosentrizmi önleme veya kendi kültür standartlarının diğer kültürlerin değerlendirilmesine uygulanması ile ilgilidir. Bu, aynı zamanda \"emic\" ve \"etic\" ayrımının temelini oluşturur; burada:

Bir emic veya içeriden öğrenen davranış hesabı, katılımcının veya aktörün kendi kültürüne anlamlı olan bir toplumun bir tanımlamasıdır; Emic hesabı bu nedenle kültürle özdeştir ve tipik olarak gözlem altında kültürde \"sağduyu\" olarak düşünülen şeyi ifade eder.
Bir etic ya da yabancı hesap, bir toplumun bir gözlemci tarafından başka kültürlere uygulanabilir olarak tanımlanması; yani etik bir hesap kültürel olarak tarafsızdır ve tipik olarak sosyal bilimcinin kavramsal çerçevesine atıfta bulunmaktadır. (Bu, çalışılan bilimsel araştırma olduğunda veya sosyal bilimlerde teorik veya terminolojik olarak anlaşmazlık olduğunda karmaşıktır.)

Buna karşın felsefi göreceli şey, bir önermenin gerçeğinin metafizik ya da kuramsal çerçeveye ya da enstrümantal yönteme ya da önermenin ifade edildiği bağlama ya da öneriyi yorumlayan kişiye, gruba ya da küllüğe bağlı olduğunu iddia eder.

Metodolojik görelilik ve felsefi görecelik, birbirinden bağımsız olarak var olabilir, ancak çoğu antropolog metodolojik rölativizmini felsefi çeşitliliğe dayandırır.


Etiketler: , , , , , , , ,

Vitalizm Nedir ?

Vitalizm, ilke olarak hem ruhtan hem de organizmadan ayrı bir hayatı kabul eden fizyolojik öğreti. Bu görüş, bütün uzvi aksiyonları kapsar.

Vitalizm, \"canlı organizmaların canlı olmayan varlıklardan temelde farklı oldukları\" inancıdır; çünkü bazı fiziksel olmayan unsurları içerirler veya cansız şeylerden farklı ilkelere tabi tutulurlar. Hayati önemi hayati bir ilkeyi açıkça teşvik ettiği yerlerde, bu unsur, çoğu zaman ruhla eşleşen \"hayati kıvılcım\", \"enerji\" veya \"élan hayati\" olarak adlandırılır. 18. ve 19. yüzyılda canlılık, biyolojistler arasında, fizikte bilinen mekaniğin sonunda hayat ile hayatı olmayan ve canlılığın mekanik bir işleme indirgenemeyeceğini savunan canlılar arasındaki farkı açıklayacağını düşünenler arasında tartışıldı. Bazı hayati biyologlar, mekanik açıklamalarla yetersizlikleri göstermek amacıyla test edilebilir hipotezler önermişlerdi, ancak bu deneyler hayati önemi desteklemeyi başaramadı. Biyologlar artık yaşamsalcılığın ampirik kanıtlarla ve dolayısıyla bilim alanından ziyade din alanına ait olduğu konusunda çürütülmüş olarak değerlendiriyorlar.

Vitalizm, tıp felsefelerinde uzun bir tarihe sahiptir: çoğu geleneksel iyileştirme uygulaması, hastalığın hayati güçlerdeki bazı dengesizliklerden kaynaklandığını ortaya koymuştur.

Barthez\'e göre, hayati olaylar, canlıların dışında, benzerine rastlanmayan bir gücün sonuçlarıdır. Bu fikirler, Bichat, Cuvier, Johannes Müller gibi birçok fizyolojisi tarafından kabul edilmiştir. Hattâ bugün bile, bu fikirleri tutanlar vardır.

Legallois tarafından soğancığın rolünün keşfi, ayrıca eski hekimlerin pek sevdikleri hayati saçayakı, yani hayatın üç kaynağı kavramı hayat merkezleri konusunda bir kesinliğe varılmasına yol açtı, böylece hayata nesnel bir varlık verilmiş olduğu sanıldı. Fakat, çok geçmeden, özellikle Bichat\'nın etkisiyle, hayatın tek bir merkezde bulunduğu varsayımı önemini kaybetti, öyle ki, dirimselcilik, Rostan\'ın örgencilik nazariyesiyle aynı şey oldu. Bu görüş de, daha sonraki buluşların etkisiyle yeni dirimselcilik görüşüne yol açtı. Yeni dirimselcilikten bugün yalnız yön fikri kalmıştır.

Tıbbi felsefeler

Vitalizm, tıp felsefelerinde uzun bir tarihe sahiptir: çoğu geleneksel iyileştirme uygulaması, hastalığın hayati güçlerdeki bazı dengesizliklerden kaynaklandığını ortaya koymuştur. Hipokrat\'ın kurduğu Batı geleneğinde, bu hayati güçler dört mizaç ve humuçla ilişkilendirildi; Doğu gelenekleri, qi veya prana\'nın dengesizliğini veya bloke edilmesini önermişti. Afrika\'da benzer bir düşünceye bir örnek, Yoruba ase kavramıdır. Günümüzde canlılık biçimleri, birçok dini gelenekte felsefi konumlar veya bir ilke olarak var olmaya devam etmektedir.

Tamamlayıcı ve alternatif tıp tedavileri, canlılık ile ilişkili enerji terapileri, özellikle de terapötik dokunma, Reiki, dış qi, çakra iyileşmesi ve SHEN terapisi gibi biyo-alan terapileri içerir. Bu terapilerde, bir hastanın \"ince enerjisi\" alanı bir uygulayıcı tarafından manipüle edilir. Ince enerji, kalp ve beyin tarafından üretilen elektromanyetik enerjinin ötesinde varolmak üzere tutulur. Beverly Rubik, biyolojik alanı \"insan vücudunda ve çevresinde kompleks, dinamik, son derece zayıf bir EM alanı\" olarak tanımlıyor.

Homeopati kurucusu Samuel Hahnemann, hastalığın önemsiz, vitalistik bir görüşünü şöyle özetledi: \"... insan vücudunu canlandıran ruh benzeri iktidarın (hayati ilke) yalnızca ruh benzeri (dinamik) sapmalarına\" sahipler. \" Hastalığı, immatür ve dinamik hayati gücün dinamik bir rahatsızlığı olarak görme, birçok homeopatik kolejde öğretilir ve pek çok çağdaş pratik homeopat için temel bir ilke oluşturur.

Etiketler: , , , , ,

29 Ekim 2018 Pazartesi

Yıldızların Evrimi ve Sonu

Yıldızların Evrimi ve Sonu

Yıldızlar gaz bulutlarının kendi kütleçekimleri altında sıkışmaları sonucu oluşmaktadır. Hemen hemen tümüyle hidrojen atomlarından oluşan bu bulutlar evrenin başlangıcındaki kuvvetli kütleçekimsel alanın yarattığı parçacıklardan ortaya çıkmaktadır. Bulut sıkıştıkça ısınacağından, sonunda yıldızın içinde nükleeer tepkimeler başlatacak sıcaklıklara erişilebilmektedir. Bunlar arasında daha sonra Bethe’nin de ayrıntılı bir biçimde gösterdiği gibi dört hidrojen çekirdeğinin enerji açığa çıkararak bir helyum çekirdeğine dönüşmesi tepkimesi,

4 Hidrojen —» Helyum+Enerji
Güneş gibi bir yıldızın uzun süre parlaması için gerekli enerji kaynağım oluşturmakta ve kütle-çekimin yıldızı çökertme etkisini dengeleyen basıncı sağlamaktadır. Böylece yıldız gökyüzünde göründüğü parlak, kararlı halde devam edebilecektir. Ancak sonunda yıldızın hidrojenden oluşan yakıtı tükenmeye yüz tutacaktır. Bu sırada kütleçekim hidrojene göre daha ağır olan helyumu yıldızın merkezine çökertecek ve geri kalan hidrojenin kısmen yanmasıyla yıldızın çapı eskisine oranla yaklaşık 100 kez büyüyerek yıldız bir “kırmızı dev” haline gelecektir. Bu aşamada yıldızın merkezindeki helyum daha da sıkışıp yeni nükleer tepkimelerle helyumu karbon ve oksijene, ardından bunları da yakarak neon, magnezyum ve silikona dönüştürebilir. Doğadaki ağır atomlar hep yıldızların içinde pişirilerek ortaya çıkmış ve süpemova patlamalarıyla çevreye yayılmıştır. Öte yandan yıldızın merkezinde helyumu yakacak koşullar oluşmazsa ya da yıldız tüm nükleer yakıtlarını eninde sonunda tüketince ne olacaktıri işte bu konu Chandrasekhar’m 20 yaşlarında Ingiltere’de araştırmalarına başladığı dönemde astronomların yanıtlamaya çalıştıkları en önemli soruydu. Nükleer yakıtını tüketen bir yıldızda, kütleçekim maddeyi daha da sıkıştırıp yıldızın çapım küçülterek yoğunluğunu artıracaktır. Böylelikle yıldızı oluşturan atomların çekirdekleri ve elektronlar birbirlerinden ayrılacak ve ortaya, dünyadaki maddeyi oluşturan türden çok daha değişik bir “dejenere gaz” çıkacaktır. Böylece santimetre kübe 60 kg gelen yoğunluklar elde edilebilecek ve bu cins-maddeden oluşan yıldızlar küçük bir hacme sıkıştıkları için “cüce” ve bunlardan hâlâ ışıyanları içinse “beyaz cüce” denilecekti. Astronom W.S.Adams o sıralarda gökyüzünde en parlak yıldız olan Sirius’un bir beyaz cüce ile birlikte bir çift yıldız sistemi oluşturduğunu bu yıldızdan gelen ışığın tayfını inceleyerek ispat etmişti. 1920’lerde kuvantum kuramı, özellikle dejenere gazı tanımlayacak kuvantum istatistiksel mekaniğinin Fermr'-Dirac dağılımı bilinmediğinden, beyaz cücelerin kuramı tümüyle geliştirilememişti. Bu eksiklik kuvantum kuramının bulunmasından hemen sonra, 1926’da R.H.Fowler tarafından giderildi. Fowler cüce yıldızın tek bir dev moleküle benzediğim ve bütün yıldızların da sonuçta birer cüce yıldız (önce beyaz sonra kara cüce yıldız) olarak evrimlerini tamamlayabileceğini gösterdi. Bu aşamada Chandrasekhar, Fo ıvler’in hesaplarında Einstein’ın özel görelilik kuramından kaynaklanan bazı katkıları dikkate almadığım, ancak cüce yıldızların içindeki olağanüstü koşullarda elektronların ışık hızına yakın hızlara erişebileceğinden bunun gerekli olduğunu farketti. Özel görelilik etkileri hesaba katılınca ortaya yepyeni bir sonuç çıkmaktaydı. Bugün Chandrasekhar limiti (Mc) diye anılan

Mc— 1,44 MG (burada Mc Güneş’in kütlesini göstermektedir)
cüce yıldızların kütlesi için bir maksimum kütledir. Kütlesi bundan daba fazla olan bir beyaz cüce olanaksızdır. Kütlesi Chandrasekhar limitinden daba fazla olan yıldızların sonu nasıl olacak sorusu ise, Chandrasekhar’ın buluşunun hemen ardından gündeme geldi. Kütlesi Chandrasekhar limitini aşan yıldızlar ya patlamalar yoluyla kütlelerini azaltıp cüce yıldız şeklinde son bulacaklar ya da kütleçekimi kuvvetleri yıldızı daha da sıkıştırıp, sonunda yıldızı oluşturan maddeyi ışığın bile kaçması olanaksız yoğun ve küçük bir hacme indirgeyecekti. Bu da günümüzde “kara delik ” diye bilinen tümüyle çökmüş yıldızlardan ortaya çıkan bir tür gök cismidir. Ancak sonuca kesinlikle varabilmek için, Neıvton*’ın kuramının yerine Einstein’ın kuvvetli kütleçekim alanlarını tanımlamak üzere geliştirdiği genel görelilik kuramım da kullanmak gerekmektedir. Chandrasekhar bu gelişmelere katılamadı, çünkü bu gelişmelerin başlangıcı sayılacak Chandrasekhar limitinin geçerliliği Cambridge’de öğretmeni olan Eddington tarafından kabul edilmedi, hatta haksız yere alayla karşılandı. Yıldızların evrimi Einstein’ın genel görelilik kuramım da gözünün de bulundurarak 1940’larda Oppenbeimer ve arkadaşları tarafından yeniden hesaplandı. Bu araştırmacılar yıldızların cüce halinden ayrı, (önceleri Zwicky* tarafından “nötron” yıldızı diye adlandırılmış) yeni bir kararlı hal ortaya çıkardılar. Yıldızların bir olası sonu olan nötron yıldızı hali 1970’lerde atarca (pulsar) olarak gözlendi. Tıpkı cücelerde Chandrasekhar limiti olduğu gibi, nötron yıldızlarının da yaklaşık 3 Güneş kütlesinden daha fazla kütleleri olamamaktadır. Bundan daha yüksek kütleli yıldızlar fazla kütlelerini atamadıkları durumlarda çökerek “kara delik” olmaktadır. Kara delikler kuramı ise 1960’larda Penrose ve Hawking'’in çalışmalarıyla anlaşıldı. Günümüzde bu ilginç gök cisimlerinin dolaylı olarak gözlendiğine ilişkin güçlü kanıtlar vardır.

Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi



Etiketler: , , , ,

Uzay Nedir ?

Uzay Nedir ?
Uzay, Dünya'nın atmosferi dışında evrenin geri kalan kısmına verilen isimdir. Uzay'ın sınırları asla kesin değildir ve Uzay hep büyür. Atmosfer ile uzay arasında kesin bir sınır bulunmamaktadır, fakat Dünya'nın atmosferi yukarı doğru çıkıldıkça incelmektedir. Uzayda milyonlarca gökada bulunmaktadır. Bu gökadalar içinde milyonlarca güneş sistemleri, gezegenler ve gök taşları bulunmaktadır.
Uzay çok eski dönemlerden beri insanların büyük ilgisini çekmiş, sonu olup olmadığı; varsa, sınırlarının nereye kadar uzandığı bilginleri ve felsefecileri yakından ilgilendirmiştir. Uzayda yer alan gökcisimlerinin incelenmesi, bunların hareketlerinin diğer gökcisimlerinin davranışlarına yaygınlaştırılması, uzay hakkında çok az da olsa kimi fikirlerin ortaya atılmasını sağladı. Çağlar geçtikçe insanların daha güçlü teleskoplarla uzayı incelemesi uzay hakkındaki bilgileri artırdı. Uçan cisimlerin ortaya çıkmasıyla Dünya'yı çevreleyen yakın uzay hakkındaki bilgiler, daha da artmaya başladı. Nihayet, güçlü füzeler, yapma uydular, Ay'a insanlı ya da insansız araçlar gönderilmesi, Güneş Sistemi içinde yolculuk yapacak yapma uyduların geliştirilmesi, çok güçlü radyoteleskoplarla uzayın derinliklerinin araştırılması, 20. yüzyılın ikinci yarısında insanlığın uzay hakkındaki bilgilerini önemli ölçüde genişletti. Bu arada teorik fizik ve astronomi konusunda devrim yapacak görüşler ortaya atan Einstein gibi bilginlerin uzay konusunda ortaya attıkları pek çok kuram, gözlemcilerin uzay üzerine verdikleri bulguların mantıklı bir şekilde açıklanmasını sağladı. Uzay konusundaki ilk sağlam bilgiler, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında, özellikle kuzey ülkelerinde kurulan gözlemevleri sayesinde alındı. ABD'nin Kaliforniya eyaletinde bulunan Palomar Gözlemevi, Dünya'da mevcut gözlemevlerinin en büyüğüdür. Buradaki aynalı teleskopun çapı 5 m., yüksekliği 40 m.dir. Bu gözlemevlerinde uzaydaki gökcisimlerinin kütlesi, hacmi, ışığının şiddeti vb. incelenmektedir. Uygulamalı fiziğin geliştirdiği tayf (spektrum) analizi, uzaydan gelen ışıklardan, cisimlerin hangi elementlerden oluştuğunu göstermektedir. 1932'de K. G. Jansky adındaki bir mühendisin rastlantı sonucu bulduğu uzaydan gelen radyo yayınları, daha sonraki yıllarda radyoteleskopların doğmasına ve uzayın derinliklerinin dinlenmesine, bu radyo yayınlarının kaynaklarının ve nedenlerinin bulunmasına yol açtı. II. Dünya Savaşı sırasında Almanların geliştirdiği V-1 ve V-2 füzeleri daha sonraki yıllarda uzayın keşfi için yapılacak çalışmalarda büyük bir adım oldu. 1947-1956 yılları arasında özellikle ABD, uzay çalışmalarına büyük hız verdi. Yapılan uzay uçuşu denemelerinin hiçbiri bir uzay aracını yörüngeye oturtmayı başaramadı. Bu arada SSCB, 1957 yılında üç kademeli Vostok füzeleri ile "Sputnik" adındaki ilk yapma uyduyu Dünya çevresinde yörüngeye oturtarak uzay yarışında öne geçti. Uydulardan elde edilen uzay üzerine bilgiler, canlıların, özellikle insanların uzayda yaşayabilmeleri için hangi koşulların yerine getirilmesi gerektiğini ortaya koydu. Böylece uzay tıbbı doğdu ve gelişti. Uzayda ilk insan ise 12 Nisan 1961 tarihinde SSCB'nin uzaya gönderdiği Yuri Gagarin oldu. Bu arada, insanların uzay boşluğuna yerleşmelerini sağlamak, uzayı uzaydan izlemek, Dünya üzerinde haberleşme kolaylıkları sağlamak için binlerce uydu yörüngeye yerleştirildi ya da uzayın boşluğuna fırlatıldı. Nihayet 1969 Temmuzu'nda Ay'ın ABD'li astronotlar tarafından fethedilmesi, uzay çalışmalarında en önemi adımlardan biri oldu. Günümüzde uzay yarışı büyük bir hızla sürmektedir.

Etiketler: , , , ,

18 Ekim 2018 Perşembe

Tarih Öncesi Türler Arası Çiftleşmeler Bize Ne Kattı?

Tarih öncesi insan türlerinin çiftleşmeleri konusu gün geçtikçe ilginçleşmeye devam ediyor. En son bulunan 1. nesil Neandertal-Denisovan melezi, bize bu alanın ne kadar yeni olduğunu ve antik DNA çalışmalarıyla öğrenebileceğimiz daha birçok şeyin bizi beklediğini gösterdi.
Modern insanların da hem Neandertallerle, hem de Denisovanlarla çiftleşmiş olduklarını, bu türlere ait genleri hala taşıyor olduklarını biliyoruz. Hatta 2017 yılında yapılan bir çalışma Sahra altı Afrikalılarının da henüz belirlenemeyen bir insan türüyle çiftleşmiş olduğuna dair kanıtlar sunuyor (en yakın aday ise Homo naledi).
Peki bu genlerin bizlere yararı oldu mu?
Son çalışmalar gösteriyor ki, türler arası çiftleşme evrim için çok önemli bir rol oynuyor ve evrimin gerçekleşmesinin en önemli koşullarından biri olan çeşitliliğin sağlanması açısından avantaj sağlıyor. Daha fazla çeşitliliğe sahip popülasyonların çevreye adapte olma olasılıkları da artmış oluyor. Tarih öncesi Avrasyalılar (daha sonra dünyanın kalan bölgelerine yayılan insanların ataları) için yaşanan aslında tam olarak bu.
Neandertallerden ve Denisovanlardan miras aldığımız birçok genin aslında, Afrika'dan çıkış sonrası tamamiyle yabancı olduğumuz yeni çevreye adaptasyonda yararlı olduğunu keşfediyoruz -ve aynı zamanda zararlı olanların da elendiğini.
2016 yılında yapılan bir çalışma arkaik insan türlerinden bize kalan genler üzerinde negatif ve pozitif seçilim izlerine rastlandığını, bazı genlerin ise lokal adaptasyonlarla ilgili olduğunu gösterdi.
Denisovanlardan bize geçen genler, henüz Neandertallerden geçenler kadar iyi araştırılmamış olsa da, 2014 yılında Huerta-Sánchez önderliğinde yapılan bir çalışma Tibetlilerin deniz seviyesinden oldukça yüksek olan bölgelerde yaşamaya adaptasyonlarının, Denisovanlardan miras kalan genlerin de yardımıyla olduğunu gösteriyor. Ayrıca 2015 yılında yapılan bir diğer araştırma, Denisovan genlerinin patojenlere karşı savunmaya yardımcı olduğunu gösteriyor.
Denisovanlar hakkında hala çok kapsamlı bilgiye sahip değiliz. Ama bu tarih öncesi insan türüne dair bilgilerimiz hızla artıyor!
Neandertallere gelirsek, bu tarih öncesi insan türünden miras kalan genlerin, modern insan genomlarında rastgele bir şekilde dağılmadığını, bazı bölgelerde sık, bazı bölgelerde daha az olduğunu görüyoruz. Sriram Sankararaman (2014) önderliğinde yapılan çalışma Neandertal genlerinin de negatif ve pozitif seçilim baskısı altında olduğunu gösteriyor. Pozitif seçilim baskısına uğrayan genler ise Afrika dışındaki ortama adaptasyon açısından atalarımıza yarar sağlamış gibi görünüyor.
Hélène Quach (2016) ve Matthieu Deschamps (2016) önderliğindeki ekiplerce yapılan çalışmalar, modern insanlardaki Neandertal gen varyantlarının hem patojenlere karşı savunma hem de immün cevap (ya da bağışıklık yanıtı) ile ilgili olduğunu ortaya koydu.
Peki hem Denisovan, hem de Neandertal gen varyantlarından, patojenlere karşı savunma ve bağışıklık sistemiyle ilgili olanların yoğun seçilimi ne anlama geliyor?
Kısaca, yeni ortam, yeni bir çevre; yepyeni ve daha önce hiç karşılaşılmamış birçok hastalık da demek. Belki modern insanların genetik çeşitliliği de bu tür adaptasyonların gerçekleşmesini sağlayabilirdi, fakat gene de oldukça büyük kayıplara, ve bu adaptasyonların gerçekleşmemesi durumunda ise Afrika dışına çıkan insanların tamamen soylarının tükenmesine bile yol açabilirdi. Fakat antik insan türleriyle, daha önceden bu hastalıkları görmüş, yaşamış ve adapte olmuş popülasyonların bireyleriyle çiftleşerek bu genleri elde etmek, belki de modern insanın tarihindeki en önemli olaylardan sayılabilir.
Bağışıklık sistemi dışında da birçok işlevi bilinen Neandertal gen varyantlarına sahibiz, bunlardan bazıları lipit katabolizması, saç ve deri rengi, boy uzunluğu, uyuma düzeni gibi özelliklerle ilgili. Bunun yanında işlevini bilmediğimiz de birçok gene sahibiz.
Bilim insanları henüz işlevlerini bilmediğimiz genler üzerindeki seçilim baskılarını da genomlara bakarak tespit edebiliyorlar. Ivan Juric (2016) önderliğinde yapılan çalışma, özellikle bazı Neandertal genlerinin oldukça güçlü negatif seçilim baskısı altında olduklarını ve modern insan genomlarından bir nevi atılma eğiliminde olduklarını gösteriyor. Bu da aslında negatif seçilimle miktarda azalma olmasa daha fazla Neandertal genine sahip olabileceğimizi düşündürüyor.
Sonuç olarak, atalarımızın tarih öncesi insan türleriyle çiftleşmiş olması, bizi şekillendirmiş ve yeni çevrelere adapte olmamızı sağlamıştır.
Antik DNA çalışmalarının belki de en önemli zamanlarını yaşıyoruz ve ileride bu konuda öğrenecek çok fazla şeyimiz var. Oldukça heyecan verici!

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  • Ana Görsel Kaynağı: Nature News
  • Xu D., et al. (2017). Archaic Hominin Introgression in Africa Contributes to Functional Salivary MUC7 Genetic Variation.. Molecular Biology and Evolution.
  • Vernot B., et al. (2016). Excavating Neandertal and Denisovan DNA from the genomes of Melanesian individuals.. Science.
  • Huerta-Sánchez, E., et al. (2014). Altitude adaptation in Tibetans caused by introgression of Denisovan-like DNA. Nature.
  • Racimo, F., et al. (2015). Evidence for archaic adaptive introgression in humans. Nature Reviews Genetics.
  • Sriram Sankararaman, et al. (2014). The genomic landscape of Neanderthal ancestry in present-day humans. Nature.
  • Hélène Quach , et al. (2016). Genetic Adaptation and Neandertal Admixture Shaped the Immune System of Human Populations. Cell.
  • Matthieu Deschamps, et al. (2016). Genomic Signatures of Selective Pressures and Introgression from Archaic Hominins at Human Innate Immunity Genes. Cell.
  • Ivan Juric , et al. (2016). The Strength of Selection against Neanderthal Introgression. PLOS Genetics.

Etiketler: , , , ,

17 Ekim 2018 Çarşamba

Thales Kimdir ?


Miletli Thales (Θαλῆς ὁ Μιλήσιος, d. M.Ö. 624 – ö. M.Ö. 546), Sokrates öncesi dönemde yaşamış olan Anadolulu bir filozoftur. İlk filozof olduğu için felsefenin ve bilimin öncüsü olarak adlandırılır. Eski Yunan'ın Yedi Bilgelerinin ilkidir. Birçok kişi tarafından felsefe ve bilimin kurucusu olarak düşünülür. Elimize ulaşmış hiçbir metni yoktur. Yaşadığı döneme ait kaynaklarda da adına rastlanamaz ancak hakkındaki bilgiler Herodot ve Diogenes Laertios gibi antik yazarlardan edinilir. Bertrand Russell'e göre Felsefe Thales'le başlamıştır.

Aristo bu fizikçilerin ilki olarak Milet'li Thales'ten söz eder. Eski bir İonia kolonisi olan Milet, Batı Anadolu kıyılarının zengin bir ticaret kentidir. Bir söylentiye göre Thales M.Ö. 585 yılında güneşin tutulacağını önceden haber vermiş. Eğer söylenti doğru ise, Thales'in düşünüş biçimiyle ilgili bir kaynak bazı geometri konularını Thales'in bulmuş olduğunu haber verir. Bu söylenti, bizi Thales'in Mısırlıların geometrisini bildiği ve belki de Mısır'da bulunduğu düşüncesine götürüyor.

Tüm bu bildirilenlere inanmak gerekirse; Thales'i, pek çok geziler yapmış ve bu gezileri rastgele değil de bilgi edinmek için yapmış bir insan olarak benimsemek gerekir. Belki de bu gezilerinde Thales, zamanının iki büyük bilim merkezine, yani geometrinin vatanı olan Mısır'a ve zengin astronomi gözlemleri olan Babil'e de gezi yapmış olabilir. Mısırlıların geometrisi ile Babillilerin astronomisi, Yunanlıların eski Doğu kültüründen miras olarak aldığı iki önemli bilimdir. Yunan düşüncesinin gelişmesinde bu iki bilimin çok büyük etkisi vardır.

Thales'in felsefesi ile ilgili olarak Aristo tek bir yargıdan söz eder: "Herşeyin kaynağı su'dur." Bir başka deyişle: Herşey ıslak bir maddeden çıkmıştır. Thales acaba bu yargıya nasıl ulaşmıştır? Aristo bu konuda bazı tahminlerde bulunuyor. Çünkü o Thales'in yapıtlarını kendisi görmüş değildi. Aristo'nun tahminine göre Thales bu tezini doğanın gözlemlerinden çıkarmış olsa gerekir.

Aristo'nun bu tahmini büsbütün yanlış sayılmaz. Çünkü Thales, büyük bir olasılıkla, Mısır'da bulunmuştur. Mısır'daki tüm yaşam, bilineceği gibi, her yıl yinelenen Nil'in taşkınlarından etkileniyordu. Belki de Thales Nil'in taşkınlarından sonra bitki ve hayvan yaşamlarının nasıl birdenbire fışkırdığına kendisi tanık olmuştur. İşte bu gözlemdir ki Thales'e suyun yaratıcılığını ilham etmiş olabilir.

Ayrıca Thales'in kendisi de bir sahil kenti olan Milet'lidir. Bu ve benzeri tezlerin eski dönemlerden beri var olduğunu da dikkate almak zorundayız. Nitekim Homer, herşeyin temelinde okyanusun bulunduğunu savunuyordu. Başlangıçta yalnız su vardı, karalar sonradan oluşmuştur. İşte eskiden beri var olan bu düşüncelere, Mısır'daki gözlemlerini de eklersek Thales'in herşeyin aslının "su" olduğu tezine nasıl ulaştığını anlamak daha bir kolaylaşır.
Burada şu noktaya dikkat etmelidir: Thales tüm varlığı, temel görevini üstlenen tek bir temel unsura "Arche"ye, yani suya dayandırmaktadır. Bu temel unsur yalnızca herşeyin başlangıcında bulunmaz, aynı zamanda tüm varlıkları da oluşturur.

Thales'e göre herşeyin başlangıcı belirli bir unsurdur. Gerek sonraları ve gerekse günümüzde bu madde, bu unsur, edilgen birşey olarak anlaşılmaktadır. Edilgen maddenin karşıtı olan etken maddeyi, "canlı" olarak benimseyebiliriz. Ancak Thales için maddenin karşısına konacak başka birşey yoktur. Çünkü ona göre, maddenin kendisi, doğal olarak canlıdır. Nasıl canlı bir varlık hareket eder ve biçimini değiştirirse, canlı olan bu madde de hareket eder ve değişim halinde bulunur.

Bunun içindir ki Thales: "Nasıl oluyor da sudan tüm varlıklar meydana gelebiliyor?" sorusunu sorma gereksinimi duymaz. Çünkü temel olan unsur "su"dur ve de su canlıdır. Her canlı gibi o da öteki varlıkları kendisinden yaratmak gücüne sahiptir. Daha sonraları bu maddeyi canlı ve yaratıcı var sayma görüşüne "Hylozoizm" denmiştir. Aristo'nun aktardığına göre bu görüş, aynı zamanda, her şeyde Tanrıların gizli olduğuna da inanır. Yani herşey Tanrılarla dolu demek, herşey canlı demek oluyor.

Thales'de farklı olan şey; birtakım gözlem ve düşüncelere dayanarak evrenin kaynağını açıklamak için, bir denemeye girişmiş olmasıdır. Bu açıklama, suyun organik yaşam için gerekliliğiyle ilgili gözlem ve deneylere dayanır. Bu dönemde yapılan gözlemlerden başka, Thales'in kendine ait, tümüyle teorik olan düşüncelerivardır.

Bu teorik görüşler, evrenin bir başlangıcı olması gerektiği düşüncesinden hareketle: "Hiçten hiçbir şey mey dana gelmez "kuramına dayanır. Hiçten hiçbir şey meydana gelmeyeceğine göre bu evrenin başlangıcında yaratıcı bir varlığın bulunması gerekir.

Thales'in evrenin oluşumu ile ilgili başlıca görüşleri bunlardır. Onun bu görüşlerini bir yana bırakırsak, Thales'in evren düşüncesi eski şairlerinkinden pek farklı değildir. Thales'te de, aynı eski şairler gibi, evreni bir okyanusun kapladığı ve dünyanın bu okyanus ortasında düz bir tekerlek (kurs) gibi yüzdüğü görüşü, güçlü bir olasılık olarak vardır.
Teorileri

Thales’den, önce Yunanlılar doğayı ve dünyanın temel maddesini; mitoloji, Tanrılar ve kahramanlarla açıklıyorlardı. Yeryüzündeki doğa olayları, (depremler, rüzgar, vb.) tanrılarla bağdaştırılıyordu.

Thales hem suyu ana madde olarak düşünmesi hem de doğayı olguları birleştirerek açıklamaya çalışması bakımından önemli olmuştur. Doğa olayların nedenlerini insan biçimli Tanrılardan çok doğanın içinde aramıştır. Mitolojik açıklamalar ile ussal açıklamalar arasında bir köprü kurmuştur. Thales'den sonra öğrencileri Anaksimandros ve Anaksimenes de aynı çizgide ilerlemiştir.
Astronomi
Herodot'a ve Eudemos'a göre (28 Mayıs M.Ö. 585'te gerçekleştiği kabul edilen) Güneş tutulmasını önceden hesaplayıp haber vermiştir. Astronomi ile uğraşan ve gün dönümlerini önceden hesaplayan biri olarak ilk astronom olmuştur. Ayın son gününe 30. gün adını o vermiştir. Yılın içindeki mevsimleri de o bulmuş, bir yılı 365 güne bölmüştür. Gölgemizin bizimle aynı uzunlukta olduğu zamanı gözleyerek, piramitleri gölgelerine bakarak ölçmüştür. Aynı zamanda Nil nehrinin yükselmesinin rüzgara bağlı olduğunu bulmuştur (Etesios rüzgarları nehrin tersine eserek onun denize dökülmesini engelliyorlarmış ve sular da taşıyormuş.)
Matematik-geometri
Matematik alanında çığırlar açmış birisidir. Eski Yunan bilginlerinden Kallimakhos'un aktardığı bir düşünceye göre denizcilere kuzey takım yıldızlarından Büyükayı yerine Küçükayı'ya bakarak yön bulmalarını öğütlemiştir. Aynı zamanda Mısırlılardan geometriyi öğrenip Yunanlılara tanıtmıştır. Bulduğu bazı geometri teoremleri şunlardır:

* Çap çemberi iki eşit parçaya böler.
* Bir ikizkenar üçgenin taban açıları birbirine eşittir.
* Paralel iki doğrunun kesişme noktasındaki ters açılar birbirine eşittir.
* Köşesi çember üzerinde olan ve çapı gören açı, dik açıdır.
* Tabanı ve buna komşu iki açısı verilen üçgen çizilebilir.
* Genelleştirilmiş 1959 Thales teoremine göre,E noktası AC doğru çizgisi üzerinde olmasa,içerde veya dışarda olsa bile CB/BA=(AB^t-BD^t)^(1/t)/ED vardır.(t=1) hali bilinen klasik Thales teoremidir.

Etiketler: , , , , , , ,

16 Ekim 2018 Salı

Galileo Galilei kimdir?


Galileo kimdir?: Adı 17. yüzyıl bilimsel devrimi ile birlikte anılan en önemli bilim adamlarından birisi olan Galileo (1564-1642), fizik, matematik ve astronomi gibi konularda çığır açan çalışmalar yapmış ve ilgisi daha çok hareket üzerinde yoğunlaşmıştı. Galileo Galilei İtalyan fizikçi, matematikçi, gökbilimci ve filozoftur. Bu alandaki çalışmalarının sonucunda klasik mekaniğin temellerini kurmuş, Güneş merkezli astronomi sisteminin fiziğini geliştirmiştir. Aristoteles’e göre, her hareket onu hareket ettiren bir kuvvet sonucu meydana gelirdi; cisim bu kuvvet kendisini hareket ettirdiği sürece hareket ederdi.

Galileo’nun hayatı

1564 senesinde İtalya’nın Pisa şehrinde dünyaya gelen Galilei altı kardeşe sahiptir. Bu kardeşlerinden iki tanesi daha çocukken ölmüştür. Galileo’ya ismini veren büyük babası Galileo Bonaiuti 1370 ve 1450 yılları arasında yaşamış olan bir doktor, üniversite eğitimcisi ve politikacıdır. Bütün kardeşlerinin en büyüğü olan Galilei’nin babası, ünlü bir lavtacı ve müzisyendir. Babası Vincenzo Galilei ve annesi Giulia Ammannatı’dır. Babası sayesinde daha çocukluk yıllarında otoriteyi sorgulamayı, dikkatli ölçüm ve deney yapmayı, ritmi müzikal bir şekilde irdeleyerek deneysel yollarla sonuca ulaşmayı öğrenmiştir. Galilei’nin en küçük kardeşi olan Michelangelo da babası sayesinde kendini küçük yaşlardan itibaren geliştirmeyi başarmış ve ünlü bir lavtacı ve müzisyen olmuştur. 14. yüzyılda daha önce Bonaiuti olan soy isimleri Galilei ile değiştirilmiştir.
Sekiz yaşına gelen Galileo ailesi ile birlikte Floransa’ya taşınmıştır ve yine Floransa’ya 35 km uzaklıkta olan Vallombrosa kasabasındaki Camaldolese Manastırı’nda eğitim görmeye başlamıştır. Galileo’nun kardeşi Michelangelo müzikal projeleri için büyük erkek kardeşi Galileo’dan büyük miktarlarda borçlar almıştır ve Galileo’nun kardeşi için verdiği bu borçlar onun mali açıdan zorluklar yaşamasına neden olmuştur. Bu sıkıntılar içerisinde olan Galileo kendisine para kazandırabilecek buluşlar yapmak için motivasyon elde etmiştir.
Galileo gençken her ne kadar rahip olmayı düşlemişse de babası onu Pisa Üniversitesi’nde tıp bölümüne yazdırmıştır. Matematiğe olan yakınlığı çevresindekiler tarafından gözlense de o zamanlar bir matematikçi olarak para kazanamayacağını düşünen ailesi onu matematikten uzak tutmaya çalışmıştır. Ancak Matematik ve Geometri alanlarındaki derin ilgisi onun babasını ikna etmesini sağlamıştır. Böylece aynı üniversitede Tıp bölümünü Matematik ve Doğa Felsefesi okumaya başlamıştır.
Galilei, bilimde pratik yöntem ve çalışmalara yöneldi. Mikroskobu geliştirmeyi başardı. Ancak 1618’de üç kuyruklu yıldızın görülmesi ile kiliseyle tartışmaları arttı. Galilei’nin yakın arkadaşı olan Sekizinci Urban olarak Papa seçilmesinin sonrasında cesaret alarak yazdığı İki Kainat Sistemi Üzerine Konuşmalar adlı eserini 1632’de yayınladı. Lakin Galileo Galilei kitabı daha önceki ikazlar ile çeliştiği söylentilerine rağmen Roma’da mahkemeye çağrılma sebebi oldu. 1633’te Galilei’nin kitabı yasaklandı. Galilei müebbet hapse mahkum edildi. Yetmiş yaşında olmasına rağmen hapsedilen Galilei’nin gözleri kör oldu. 1642 yılında ise cezaevinde tutsak bir şekilde vefat etti.

Galileo Galilei’nin eserleri nelerdir?

Yaşamı boyunca kendini bilimin pek çok dalına adamış isimlerden birisi olan Galileo Galilei’nin bu güne kadar ulaşmış olan pek çok yararlı eseri vardır. Çalışmalarının yazılı kaynaklarda devam etmesi için pek çok esere imza atmayı hayatı boyunca ihmal etmemiştir ve bu konudaki çalışmalarını özenli bir şekilde yürütmüştür. Önemli eserleri arasında 1586 senesine ait olan Küçük Terazi eseri, 1590 senesinde Hareket Üstüne, 1600 senesinde Mekanik, 1610 senesinde Yıldızların Habercisi, 1632 senesinde Dünyanın İki Esas Sistemi Üzerine Diyaloglar ile 1638 senesinde Hareket Kanunları ve Mekanik ünlü bilim adamının en önemli eserleri arasında yerini alır. Yakın tarih olan 1890 ile 1910 seneleri arasında Galileo Galilei Eserleri isimli çalışma altında pek çok çalışması bir araya getirilmiştir.

Galileo Galilei İcatları

  1. Teleskop: Eskilerinden esinlenerek uzağı daha yakından görmek için büyük mercekler kullanarak güçlü teleskopu icat etmiştir. 1609 senesinde icadı olan teleskop ile gökbiliminde önemli gözlemler meydana geldi. Ay’ın kraterleri ilk defa görünmüştür.
  2. Jüpiter’in Uyduları: 7 Ocak 1610 tarihinde kendisinin icat etmiş olduğu teleskop yardımı sayesinde Jüpiter’in etrafında 3 küçük parlak yıldızı görüp şaşırdı. Diğer arka yüzünde daha fazla yıldızların olduğunu görmüş olması ise uydularının keşfine neden olmuştur.
  3. Mikroskop: Teleskoptan ilham alarak çalışmalarını daha detaylı olarak inceleyebilmesi adına mikroskop’u icat etti.
  4. Termoskop: Sıcak ile soğuğu ölçmek için 1597 senesinde aleti icat etti. İsim babası olarak bilinmektedir ve Termoskop adı verilmiştir. İnce uzun tüp olan, alt tarafı yuvarlak top şekline sahiptir. Tüpün alt tarafına gelen sıcaklık su seviyesinin yükselmesine neden olarak sıcaklık ile soğukluk ölçülmektedir.
  5. Su Pompalama Makinesi: Su makinesini icat ederek patentini almıştır. İcat etmiş olduğu pratik kullanışlı su makinesi ile alakalı herhangi bir bilgi yoktur. Bahçe, toprak gibi mekânları sulamak için pompa yardımı ile kullanılmaktaydı.

Galileo Sözleri

Galileo sözleri olarak günümüze kadar gelen önemli sözler bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şu şekildedir.
  • Tabiatın kitabı, matematiksel sembollerle yazılmıştır.
  • İki gerçek birbiriyle asla çelişmez. Hiçbir şey öğrenemeyeceğim kadar cahil birine hiç rastlamadım.
  • Kainat dediğimiz kitap, yazıldığı dil ve harfler öğrenilmedikçe anlaşılmaz. O, matematik dilinde yazılmış; harfler üçgen, daire ve diğer geometrik şekillerdir.

Etiketler:

İbni Sina Kimdir ?


Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik gibi bilgi ve becerinin muhtelif alanlarında seçkinleşmiş olan, İbn Sînâ (980-1037) matematik alanında matematiksel terimlerin tanımları ve astronomi alanında ise duyarlı gözlemlerin yapılması konularıyla ilgilenmiştir. Astroloji ve simyaya itibar etmemiş, Dönüşüm Kuraminın doğru olup olmadığını yapmış olduğu deneylerle araştırmış ve doğru olmadığı sonucuna ulaşmıştır. İbn Sînâ’ya göre, her element sadece kendisine özgü niteliklere sahiptir ve dolayısıyla daha değersiz metallerden altın ve gümüş gibi daha değerli metallerin elde edilmesi mümkün değildir.
İbn Sînâ, mekanikle de ilgilenmiş ve bazı yönlerden Aristoteles’in hareket anlayışını eleştirmiştir; bilindiği gibi, Aristoteles, cismi hareket ettiren kuvvet ile cisim arasındaki temas ortadan kalktığında, cismin hareketini sürdürmesini sağlayan etmenin ortam, yani hava olduğunu söylüyor ve havaya biri cisme direnme ve diğeri cismi taşıma olmak üzere birbiriyle bağdaşmayacak iki görev yüklüyordu. İbn Sînâ bu çelişik durumu görmüş, yapmış olduğu gözlemler sırasında hava ile rüzgârın güçlerini karşılaştırmış ve Aristoteles’in haklı olabilmesi için havanın şiddetinin rüzgârın şiddetinden daha fazla olması gerektiği sonucuna varmıştır; oysa meselâ bir bir ağacın yakınından geçen bir ok, ağaca değmediği sürece, ağaçta ve yapraklarında en ufak bir kıpırdanma yaratmazken, rüzgar ağaçları sallamakta ve hatta kökünden kopartabilmektedir; öyleyse havanın şiddeti cisimleri taşımaya yeterli değildir.
İbn Sînâ’ya Aristoteles’in yanıldığını gösterdikten sonra, kuvvetle cisim arasında herhangi bir temas bulunmadığında hareketin kesintiye uğramamasının nedenini araştırmış ve bir nesneye kuvvet uygulandıktan sonra, kuvvetin etkisi ortadan kalksa bile nesnenin hareketini sürdürmesinin nedeninin, kasri meyil (güdümlenmiş eğim), yani nesneye kazandırılan hareket etme isteği olduğunu sonucuna varmıştır. Üstelik İbn Sînâ bu isteğin sürekli olduğuna inanmaktadır; yani ona göre, ister öze âit olsun ister olmasın, bir defa kazanıldı mı artık kaybolmaz. Bu yaklaşımıyla sonradan Newton’da son biçimine kavuşan eylemsizlik ilkesi’ne yaklaştığı anlaşılan İbn Sînâ, aynı zamanda nesnenin özelliğine göre kazandığı güdümlenmiş eğimin de değişik olacağını belirtmiştir. Meselâ elimize bir taş, bir demir ve bir mantar parçası alsak ve bunları aynı kuvvetle fırlatsak, her biri farklı uzaklıklara düşecek, ağır cismimler hafif cisimlere nispetle kuvvet kaynağından çok daha uzaklaşacaktır.
İbn Sînâ’nın bu çalışması oldukça önemlidir; çünkü 11. yüzyılda yaşayan bir kimse olmasına karşın, Yeniçağ Mekaniği’ne yaklaştığı görülmektedir. Onun bu düşünceleri, çeviriler yoluyla Batı’ya da geçmiş ve güdümlenmiş eğim terimi Batı’da impetus terimiyle karşılanmıştır.
İbn-i Sina'nın Şifa Kitabı
İbn-i Sina’nın Şifa Kitabı
İbn Sînâ, her şeyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalışmalarıyla tanınmıştır. Tıpla ilgili birçok eser kaleme almıştır; bunlar arasında özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir, ancak, İbn Sînâ dendiğinde, onun adıyla özdeşleşmiş ve Batı ülkelerinde 16. yüzyılın ve Doğu ülkelerinde ise 19. yüzyılın başlarına kadar okunmuş ve kullanılmış olan el-Kânûn fî’t-Tıb (Tıp Kanunu) adlı eseri akla gelir. Beş kitaptan oluşan bu ansiklopedik eserin Birinci Kitab’ı, anatomi ve koruyucu hekimlik, İkinci Kitab’ı basit ilaçlar, Üçüncü Kitab’ı patoloji, Dördüncü Kitab’ı ilaçlarla ve cerrâhî yöntemlerle tedavi ve Beşinci Kitab’ı ise çeşitli ilaç terkipleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler vermektedir.
İslam tarihinde önemli adımların atıldığı bir dönemde bilim hususunda daha sonra gelişecek olan Avrupa biliminde de önemli etkileri olacak olan İbn Sina, geliştirdiği felsefeyle de daha sonraları bir çok İslam alimi tarafından da eleştirilmiştir.

İbn’i Sina dönemine kadar bilinmeyenler

  • Kanın gıdayı taşıyan bir sıvı olduğununu
  • Şeker hastalığında idrardaki şekerin varlığını
  • Kızıl hastalığını
  • Birçok hastalığa gözle görünmeyen mikropların sebep olduğunu, ilk defa mikrobun varlığını
  • Suyun filtre ile mikroplardan temizlenmesi gerektiğini
  • O zamana kadar bilinmeyen kemiklerin ve sert dokuların da iltihaplanabileceğini
  • Şarbon hastalığını
  • Genetik yolla hastalıkların geçebileceğini
  • Karaciğer hastalıkları ve Sarılık(Hepatit)’ıkeşfetti.
  • Ameliyatlarda ilk defa uyuşturucu ilaçlar kullandı.

İbn’i Sina’nın başlıca eserleri

  • El-Kânun fit-Tıb
  • Kibü’ş-Şifa
  • Kitabün Necat
  • El işaret Vet-Tenbihat
  • Hikmet-i Aruzi
  • Hikmei Meşrikiyye
  • Esbabu Hudus-il Huruf
  • Lasan-ül Arab
  • En-Nebat vel-Hayevan
  • Ed-Dustur-ut Tıbbi
  • El-Hutub
  • Hikmet-i Meşrikiyye

Etiketler: