7 Kasım 2018 Çarşamba

Albert Einstein - Sosyalizm Neden Gerekli?

Ünlü fizikçi Albert Einstein’ın sosyalizm hakkındaki makalesi. Bu yazı, ABD’de yayınlanan Monthly Review adlı aylık derginin Mayıs 1998 tarihli 50. cilt, 1. sayısından alınmıştır. Yazı, ilk olarak aynı derginin ilk sayısında ilk yazı olarak, 1949’da yayınlanmıştı.

İçeriği

Birey, toplumda öyle bir konumda ki, maskeler takmasına yol açan egoist dürtüleri sürekli tetikleniyor; yaradılış olarak daha zayıf olan toplumsal güdüleri ise sürekli kötüye doğru gitmekte. Toplumdaki konumu her ne olursa olsun tüm insanlar, bu süreç nedeniyle acı çekiyorlar. Kendi bencilliklerinin mahkûmları olduklarından habersiz, kendilerini güvencesiz, yalnız ve yaşamın o saf, basit ve yalın güzellikleri ellerinden alınmış hissediyorlar. Ben, bireylerdeki bu tahribatı kapitalizmin en korkunç kötülüğü olarak görüyorum. Bu büyük kötülükleri saf dışı edecek sadece tek bir yol olduğuna inanıyorum. Bu yol, toplumsal hedeflere yöneltilmiş bir eğitim sisteminin eşlik edeceği sosyalist bir ekonominin kurulmasıdır.
Ekonomik ve sosyal konularda uzman olmayan birinin sosyalizm hakkında görüş belirtmesi uygun olur mu? Birçok nedenden ötürü ben, uygun olduğuna inanıyorum. Sorunu ilk önce bilimsel bilginin bakış açısından ele alalım. Astronomi ile ekonomi arasında hiçbir temel metodolojik farklılık yokmuş gibi görünebilir: Her iki alanda da bilim adamları, belli görüngüler arasındaki bağlantıyı mümkün olduğunca anlaşılır kılmak için, sınırlı belli bir görüngü grubu için genel kabul görecek yasaları keşfetmeye çalışırlar. Oysa aslında böyle metodolojik farklılıklar bulunmaktadır. Ekonomi alanında genel yasalar bulunması, gözlenen ekonomik görüngünün, yalıtık olarak değerlendirilmeleri çok zor olan birçok faktör tarafından etkileniyor olması nedeniyle güçleşir. Ayrıca, insanlık tarihinin sözde çağdaş dönemi olarak adlandırılan dönemin başlangıcından bu yana birikmiş deney, çok iyi bilindiği gibi, nitelik olarak ekonomiyle özel bir ilişkisi olmayan nedenlerden etkilenmiş ve o nedenlerle sınırlanmıştır. Örneğin, tarihteki büyük devletlerin çoğunluğu varlıklarını fetihlere borçluydular. Fatih halklar, kendilerini yasal ve ekonomik olarak, fethedilmiş ülkenin imtiyazlı sınıfı durumuna getirdiler. Toprak sahipliği tekelini aldılar ve yine kendi saflarından bir rahiplik kurumu oluşturdular. Rahipler, eğitimi kontrol edip, sınıf ayrımını kurumsallaştırdı ve sosyal davranışlarına yön verdikleri geniş ölçüde bilinçsiz halkı güdecek bir değerler sistemi yarattılar.
Ama denilebilir ki, tarihsel gelenek daha dün başlamıştır; Thorstein Veblen’in insan gelişiminin “yırtıcı dönemi” olarak adlandırdığı şeyin üstesinden hiçbir yerde gelebilmiş değiliz. Gözlemlenebilir ekonomik olgular bu aşamaya aittirler ve onlardan çıkardığımız yasalar da diğer aşamalar için uygulanabilir değildir. Sosyalizmin asıl amacı tam da bu durumun üstesinden gelmek ve insan gelişiminin yırtıcı dönemini aşmak olduğuna göre, ekonomi bilimi, mevcut haliyle, geleceğin sosyalist toplumuna pek fazla ışık tutamaz. İkinci olarak, sosyalizm sosyal-ahlaki bir amaca doğru yöneltir. Bilim ise amaçlar yaratamaz ve onları insana aşılayamaz; bilim, olsa olsa, belli amaçlara ulaştıracak araçları sunabilir. Fakat amaçların kendileri, yüce ahlaki ideallere sahip kişilikler tarafından tasarlanır -eğer bu amaçlar ölü doğmuş değil, aksine canlı ve güçlü iseler- ve yarı bilinçsiz bir biçimde, toplumun yavaş evrimini belirleyen çok sayıdaki insan tarafından benimsenir ve ileriye doğru taşınır.
Bu nedenlerle, sorun insan sorunlarına dair olduğu zaman, bilimi ve bilimsel yöntemleri abartmamaya dikkat etmeli, toplum örgütlenmesini etkileyen sorunlar üzerinde söz söyleme hakkının yalnızca uzmanlarda olduğunu sanmamalıyız. Bir süredir, sayısız ses, insan toplumunun bir krizden geçmekte olduğunu ve istikrarının ciddi bir biçimde tahrip edildiğini söylüyor. Böylesi bir durumda bireylerin kendilerini, ait oldukları küçük ya da büyük gruba kayıtsız, hatta düşman hissetmesi karakteristiktir. Söylemek istediğimi daha iyi anlatabilmek için, kişisel bir deneyimimi aktarmak istiyorum. Geçtiğimiz günlerde, zeki ve iyi niyetli birisiyle yeni bir savaş tehdidi üzerinde tartışıyorduk. Bana göre, insan varlığını ciddi bir biçimde tehlikeye atacak olan bu tehdidi önlemenin tek yolu, uluslarüstü bir örgütlenmeydi. Bu sözlerim üzerine, ziyaretçim, oldukça sakin ve soğukkanlı bir biçimde, bana, “İnsan soyunun yok olmasına neden bu kadar karşısınız?” dedi.
Eminim ki, bundan yüz yıl önce, hiç kimse, bu türden bir sözü bu kadar düşünmeden sarf etmezdi. Bu söz, kendi içinde bir denge kurmak için boşu boşuna çabalamış ve sonunda, az ya da çok, başarı umudunu yitirmiş birisinin ifadesidir. Bugünlerde çok sayıda insanın yaşadığı o acılı yalnızlık ve yalıtılmışlığın dile getirilmesidir bu. Peki bunun nedeni ne? Bir çıkış yolu var mı? Bu soruları sormak kolay, onlara garantili bir yanıt bulmak zordur. Yine de, duygu ve uğraşlarımızın çoğu kere birbirine çelişik ve anlaşılmaz olduğunu, basit ve kolay formüllerle dile getirilemeyeceklerini bilmeme rağmen, bu soruyu yanıtlamaya çalışacağım. İnsan, aynı zamanda hem tek başına, hem de toplumsal bir varlıktır. Tek başına bir varlık olarak, kendisinin ve ona en yakın olanların varlığını korumaya, kişisel arzularını tatmin etmeye ve doğuştan olan yeteneklerini geliştirmeye çalışır. Toplumsal bir varlık olarak ise, diğer insanların onayını ve sevgisini kazanmaya, zevklerini paylaşmaya, üzüntülü anlarında onları teselli etmeye ve onların yaşam koşullarını iyileştirmeye çabalar. İnsanın o özel karakteri bu çeşitli, sık sık çelişen çabaların varlığı sayesinde oluşur ve bunların özgül bileşimleri, bireyin, kendi iç dengesini sağlama ve toplumun geleceğine katkı yapabilme düzeyini belirler. Bu iki dürtünün göreceli gücünün, esas olarak kalıtım tarafından belirlenmiş olduğu kuvvetle muhtemeldir. Fakat sonunda ortaya çıkan kişilik, geniş ölçüde, insanın gelişmesi sırasında kendini içinde bulduğu çevre, içinde yetiştiği toplumun yapısı, o toplumun gelenekleri ve belli davranış türlerini onaylaması tarafından biçimlenir. Soyut “toplum” kavramı, birey için, çağdaşları ve daha önceki kuşaklar ile doğrudan ve dolaylı ilişkilerinin toplamı demektir. Birey kendi başına düşünebilir, hissedebilir ve gayret sarf edebilir; ancak fiziksel, entelektüel ve duygusal bir varlık olarak topluma öylesine bağlıdır ki, onu toplum çerçevesi dışında düşünmek ya da anlamak mümkün değildir. İnsana yiyecek, giyecek, ev, iş aletleri, dil, düşünce biçimleri ve düşüncenin içerdiklerinin çoğunu sağlayan toplumdur. İnsanın yaşamı, hepsi de o küçücük “toplum” sözcüğünün ardına gizlenmiş olan geçmişteki ve bugünkü milyonların çaba ve başarıları ile olanaklı kılınır.
Demek ki, bireyin topluma bağımlılığı, tıpkı karınca ve arı örneklerinde olduğu gibi, yok edilemeyecek bir doğal olgudur. Bununla birlikte, karınca ve arıların tüm yaşam süreci, en küçük ayrıntısına dek, katı kalıtsal içgüdüler tarafından belirlenmişken, insanın sosyal seyri ve karşılıklı ilişkileri çok çeşitlidir ve değişime açıktırlar. Bellek, yani yeni bileşimler oluşturma yeteneği ve sözlü iletişim, insanlar arasında, biyolojik gereksinimlerin dikte etmediği gelişmeleri mümkün kılmıştır. Bu türden gelişmeler kendilerini gelenekler, kurumlar ve örgütlenmelerde; edebiyatta, bilimsel ve mühendislik başarılarında, sanat yapıtlarında gösterir. Bu durum bize, insanın kendi davranışları sayesinde kendi yaşamını etkileyebildiğini ve bilinçli düşünce ve arzulamanın bu süreçte nasıl rol oynadığını belli bir noktaya kadar açıklar.
İnsan, doğarken, kalıtım sayesinde, insan türüne özgü doğal güdüler de dahil olmak üzere, sabit ve değişmez olduğunu düşünmemiz gereken biyolojik bir anayasa edinir. Ayrıca, yaşam süresi boyunca, iletişim ve diğer etkilenmeler yoluyla toplumdan adapte ettiği kültürel bir anayasa da kazanır. Değişime açık olan ve birey ile toplum arasındaki ilişkiyi büyük ölçüde belirleyen de bu kültürel anayasadır. Modern antropoloji bize, sözde ilkel kültürlerin karşılaştırmalı incelenmesi sayesinde, insan sosyal davranışlarının, yaygın kültürel modellere ve toplumda egemen örgütlenme tiplerine bağlı olarak büyük farklılıklar gösterebileceğini öğretmiştir. Bu temelde, insan türünün yaşama koşullarını iyileştirmeye çalışanlar umutlarını şuna bağlayabilirler: İnsan, biyolojik anayasası gereği, birbirini yok etmeye ya da kendi yarattığı insafsız bir yazgının kurbanı olmaya mahkûm edilmiş değildir. İnsan yaşamını mümkün olduğunca yetkinleştirmek için toplumun yapısının ve insanın kültürel duruşunun nasıl değiştirilmesi gerektiğini soracak olursak, değiştiremeyeceğimiz bazı kesin koşullar olduğu gerçeğinin sürekli bilincinde olmalıyız. Daha önce belirtildiği gibi, biyolojik insan doğası, ne amaçla olursa olsun, değişime açık değildir. Üstelik, son birkaç yüzyılın teknolojik ve demografik gelişmeleri, artık kalıcılaşan bazı koşullar yaratmıştır.
Varlıklarını sürdürebilmek için zorunlu olan metalara bağlı olan görece kalabalık yerleşimli toplumlarda, aşırı bir işgücü bölünmesi ve çok merkezileşmiş bir üretim aygıtı kesinlikle gereklidir. Geriye baktığımızda, şimdi sadece bir masal gibi görünen, bireylerin ya da görece küçük grupların kendi kendilerine yettikleri o dönemler, bir daha geri gelmemek üzere kapandı. İnsanlığın, gezegen çapında bir üretim ve tüketim toplumu haline geldiğini söylemek abartı olmayacaktır. Bu noktada, zamanımızın krizinin özünü neyin oluşturduğunu kısaca dile getirmek istiyorum. Bu öz, bireyin toplumla ilişkisine dair. Birey, topluma olan bağımlılığının her zamankinden daha çok bilincine varmıştır. Fakat o, bu bağımlılığı olumlu bir özellik, organik bir bağ, koruyucu bir güç olarak değil; aksine, doğal haklarına ve hatta ekonomik varlığına yönelik bir tehdit olarak görüyor. Üstelik, toplumda öyle bir konumda ki, maskeler takmasına yol açan egoist dürtüleri sürekli tetikleniyor; yaradılış olarak daha zayıf olan toplumsal güdüleri ise sürekli kötüye doğru gitmekte. Toplumdaki konumu her ne olursa olsun tüm insanlar, bu süreç nedeniyle acı çekiyorlar. Kendi bencilliklerinin mahkûmları olduklarından habersiz, kendilerini güvencesiz, yalnız ve yaşamın o saf, basit ve yalın güzellikleri ellerinden alınmış hissediyorlar. İnsanın, o kısa ve tehlikelerle dolu yaşamını anlamlandırmasının tek yolu, kendini topluma adamasıdır.
Bence kötülüğün gerçek kaynağı, kapitalist toplumdaki mevcut ekonomik anarşi. Önümüzde koca bir üreticiler topluluğu görüyoruz; bu topluluğun üyeleri ise, durmaksızın birbirlerini, kolektif emeklerinin sonuçlarından mahrum bırakmak için çabalıyorlar. Bunu zor kullanarak değil, yasalaşmış kurallara körü körüne inanarak gerçekleştirmekteler. Bu bağlamda, üretim araçları -yani, tüketim metaları ve ek sermaye metaları üretmek için gereken üretim kapasitesinin bütünü- yasal olarak bireylerin özel mülkiyeti olabilmekteler ve öyleler.
Daha kolay anlaşılsın diye, aşağıdaki tartışmada -kelimenin alışılagelmiş günlük kullanımına tam olarak denk düşmemesine rağmen- üretim araçlarının sahibi olmayanların tümünü “işçiler” olarak adlandıracağım. Üretim araçlarının sahibi, işçinin işgücünü satın alır konumdadır. İşçi ise, üretim araçlarını kullanarak, kapitalistin mülkiyeti haline gelen yeni metalar üretir. Bu süreçteki temel nokta, işçinin ürettiği ile karşılık olarak aldığı arasındaki ilişkidir; bunların her ikisi de gerçek değer ölçüleriyle belirlenir. İş akdi ne kadar “serbest” olursa olsun, işçinin aldığı ücret, ürettiği metaların gerçek değeri tarafından değil; işçinin asgari ihtiyaçları ile kapitalistlerin, iş bulmak için birbiriyle yarışan işçilerin sayısına bağlı olarak, işgücüne duyduğu gereksinim tarafından belirlenir. İşçinin ücreti, teoride bile, ürettiğinin değeri tarafından belirlenmez.
Özel sermaye, kısmen kapitalistler arasındaki rekabet, kısmen de teknolojik gelişme ve emeğin giderek gelişen işbölümünün, küçük olanlar aleyhine daha büyük üretim birimlerinin oluşumunu teşvik etmesi nedeniyle, az sayıda elde yoğunlaşma eğilimindedir. Bu gelişmelerin sonucu ise bir özel sermaye oligarşisidir; bu sermayenin olağanüstü gücü, demokratik yoldan örgütlenmiş siyasi bir toplumda bile denetim altında tutulamaz. Yasama organı üyeleri siyasi partiler tarafından seçilmektedir; bu partiler ise büyük oranda özel kapitalistler tarafından finanse edilmekte ya da onlardan etkilenmektedir. Yani özel kapitalistler, seçmenler ile seçilenleri birbirinden ayırır. Sonuçta halkın temsilcileri, nüfusun olanakları kısıtlı bölümünün çıkarlarını yeterince korumazlar. Ayrıca, özel kapitalistler, mevcut koşullar altında, temel enformasyon kaynaklarını doğrudan ya da dolaylı olarak kontrol ederler: Basın, radyo, eğitim. Bu nedenle, birey-vatandaş için nesnel sonuçlara ulaşmak ve siyasi haklarını zekice kullanmak son derece zor, hatta genellikle neredeyse olanaksızdır. Demek ki, sermayenin özel mülkiyetine dayanan bir ekonominin baskın niteliği iki ana ilke tarafından belirlenir: Birincisi; üretim araçları (sermaye) özel mülk sahiplerinin elindedir ve sahipleri bunları istedikleri gibi kullanırlar. İkincisi, iş akdi serbesttir. Elbette, bu bağlamda, saf bir kapitalist toplum yoktur. Altını çizmek gerekir ki, işçiler, uzun ve şiddetli bir siyasi mücadele sonucunda, belli işçi kategorileri için daha gelişmiş bir “serbest iş akdi” elde etmeyi başarmıştır. Fakat bir bütün olarak ele alındığında, günümüz ekonomisi “saf” kapitalizmden pek de farklı değildir. Üretim fayda için değil, kâr için sürdürülür. Çalışabilecek durumda olan ve bunu isteyen herkesin her zaman iş bulabilmesi mümkün değildir; hemen her zaman bir “işsizler ordusu” vardır. İşçi devamlı işini kaybetme korkusu içindedir. İşsiz ve düşük ücretli işçiler kârlı bir piyasa oluşturmadıkları için, tüketim mallarının üretimi düşer ve sonuçta büyük bir sıkıntı doğar. Teknolojik ilerleme, genellikle, herkesin çalışma yükünü hafifletmeden çok, daha fazla işsizlikle sonuçlanır. Kapitalistler arasındaki rekabetle bağlantılı olarak, kâr dürtüsü, sermaye birikimi ve kullanımında dengesizliğe yol açar ki, giderek daha da şiddetlenen bunalımların nedeni budur. Sınırsız rekabet, büyük ölçüde emek israfına ve daha önce belirttiğim gibi, bireylerde toplumsal bilinç tahribine neden olur. Ben, bireylerdeki bu tahribatı kapitalizmin en korkunç kötülüğü olarak görüyorum. Tüm eğitim sistemimiz bu kötülükten zarar görüyor. Aşırı abartılmış bir rekabetçi tutum aşılanan öğrenci, gelecekteki meslek yaşamına hazırlık olarak, açgözlüce başarıya tapacak bir biçimde eğitiliyor. Bu büyük kötülükleri saf dışı edecek sadece tek bir yol olduğuna inanıyorum. Bu yol, toplumsal hedeflere yöneltilmiş bir eğitim sisteminin eşlik edeceği sosyalist bir ekonominin kurulmasıdır. Böyle bir ekonomide, üretim araçları topluma aittir ve planlı bir tarzda kullanılır. Üretimi toplumun ihtiyaçlarına göre düzenleyen planlı bir ekonomi, yapılacak işi, bunu yapabilecek herkesin arasında eşit olarak dağıtacak ve her erkek, kadın ve çocuğun geçinmesini garanti edecektir. Bireyin eğitimi ise, günümüz toplumundaki gibi güç ve başarının yüceltilmesi yerine, onun doğuştan yeteneklerini geliştirmesine yardımcı olmanın yanı sıra, onu diğer insanlara karşı sorumluluk duygusu içinde yetiştirmeye çalışacaktır.
Bununla birlikte, planlı bir ekonominin henüz sosyalizm olmadığının hatırlanması gerekir. Planlı bir ekonomiye, bireyin tümüyle köleleştirilmesi de eşlik edebilir. Sosyalizmin kuruluşu, son derece zor bazı sosyo-ekonomik sorunların çözümünü gerektiriyor: Siyasi ve ekonomik gücün tam olarak merkezileştiği bir durumda, bürokrasinin tüm gücü elinde toplamasına ve kendini beğenmiş bir hale gelmesine nasıl engel olunur? Bireyin hakları nasıl korunur ve böylece, bürokrasinin gücüne karşı, demokratik bir denge nasıl sağlanır? İçinde bulunduğumuz bu geçiş çağında, sosyalizmin amaç ve sorunları hakkında net tutum almak son derece önem taşımaktadır. Mevcut şartlar altında, bu sorunların özgürce ve engellenmeden tartışılması tabu haline geldiğinden, Monthly Review dergisinin yayına başlamasının önemli bir kamu hizmeti olacağı kanısındayım.


Etiketler: , , ,

Albert Einstein - Din ve Bilim

Albert Einstein - Din ve Bilim 




Albert Einstein tarafından yazılan bu makale 9 Kasım 1930 yılında New York Times Dergisi'nin 1.-4. sayfalarında yayımlanmıştır. Crown Publishers Şirketi'nin 1954 yılında çıkardığı Fikirler ve Düşünceler'in de 36.-40. sayfalarında yeniden basılmıştır. Bununla birlikte Einstein'ın 1949'da çıkardığı "Benim Gözümden Dünya" kitabının da 24.-28. sayfalarında yayımlanmıştır.

İçeriği

İnsan ırkının yaptığı ve düşündüğü her şey, derin ihtiyaçların tatmin edilmesi ve acının azaltılmasıyla ilgilidir. Eğer bir insan ruhani hareketleri ve onların gelişimlerini anlamak istiyorsa, bunu sürekli olarak aklında tutmalıdır. Özlem, kendini bize nasıl gizemli bir şekilde sunarsa sunsun, duyguyla birlikte, insanın bütün çabalarının ve yaratılışının arkasındaki itici güçtür. Peki, insanları, kelimenin en geniş anlamıyla 'dini düşünce'ye iten hisler ve ihtiyaçlar nelerdi? Kısa süreli bir düşünme, dini düşünce ve yaşama en çeşitli duyguların öncülük ettiğini göstermekte yeterli olacaktır. İlkel insanda dini kavramları çağrıştıran şey, bütün korkuların en büyükleriydi: açlık, vahşi hayvanlar, hastalık, ölüm. Varlığın bu aşamasından beri, sıradan bağlantıların anlaşılması oldukça az ilerleme göstermiştir. İnsan aklı, az çok kendisine benzeyen, yani isteklerinin ve eylemlerinin bu korkunç olaylara dayandığı, yanıltıcı varlıklar yaratır. Böylece kişi, nesilden nesile aktarılan geleneklere göre, bu varlıkların kızgınlıklarını yatıştırmak veya onların bir ölümlüyü affetmesini sağlamak amacıyla bir takım eylemleri yerine getirerek veya o varlıklara kurban sunarak, lütuflarının devamını korumaya çalışır. Bu bağlamda, bir korku dininden bahsediyorum. Bu, yaratılmış olmasa bile, insanlar ve onların korktukları varlıklar arasında aracı rolü üstlenen, özel bir ruhban sınıfının oluşumuyla dengelenmiş, önemli bir rütbedir ve bu temelde bir baskı oluşturur. Çoğu durumda, konumu diğer faktörlere dayanan bir lider, bir yönetici veya imtiyazlı bir sınıf, diğer insanları daha da güvenceye almak için kendi laik otoritesini ruhani işlevlerle birleştirir; ya da siyasetçiler ve ruhban sınıfı, kendi çıkarları doğrultusunda bir ortaklık gerçekleştirir.
Toplumsal dürtüler de dinin kristalleşmesinin bir diğer nedenidir. Rahipler, rahibeler ve daha büyük insan topluluklarının liderleri ölümlüdür ve hataya düşebilirler. Rehberlik, sevgi ve destek ihtiyacı, insanları Tanrı'nın toplumsal veya ahlaki tasavvurunu şekillendirmeye sevk eder. Bu, koruyan, kontrol eden, ödüllendiren ve cezalandıran Takdir-i İlahi'dir; bu, inananların bakış açısının sınırlarına bağlı olarak, seven ve bir kabilenin, insan ırkının, hatta hayatın kendisinin yaşamına sevgiyle yaklaşan Tanrı'dır; kederdeki teselli, tatmin edilmemiş özlemdir; ölmüşlerin ruhunu koruyandır. Bu, tanrının toplumsal veya ahlaki tasavvurudur.
Yahudi yazıtları, korku dininden ahlaki dine doğru olan gelişimi göz alıcı bir biçimde açıklamıştır; bu, Yeni Ahit'te de devam eden bir ilerlemedir. Bütün uygar insanların dinleri, özellikle de Doğu insanlarının dinleri, ahlaki açıdan ilkeldir. Korku dininden ahlaki dine olan gelişim, insanların hayatında atılmış büyük bir adımdır. Hal böyle iken, ilkel dinlerin tamamen korku üzerine kurulmuş olması ve uygar insanların dininin saf bir şekilde ahlaka dayanması, karşısında gardımızı almamız gereken bir önyargıdır. Gerçek şudur ki, bütün dinler iki türü de çeşitli şekillerde harmanlamıştır, tek farkla: Toplumsal yaşamın daha üst seviyelerinde, ahlaki din baskınlık sağlamıştır.
Tüm bu türlerin ortak noktası, yarattıkları Tanrı kavramının insan benzeri olmasıdır. Genellikle, bu seviyenin üstüne dikkat çekecek kadar çıkabilenler, ender yeteneklere sahip bireyler veya olağanüstü derece yüksek zekaya sahip topluluklardır. Ama dini yaşantının, bozulmamış biçimde oldukça nadir bulunmasına rağmen, diğer hepsine ait olan, üçüncü bir evresi vardır: Ben buna 'evrensel dini inanış' diyorum. Bu inancı, böyle bir şeyden yoksun birisine, özellikle de insan benzeri bir Tanrı kavramına karşılık vermediğinden, izah etmek güçtür.
Birey, insanın arzularının ve hedeflerinin boşunalığını, Tanrı'nın, kendisini doğada ve düşünce dünyasında da ortaya çıkaran yüceliğini ve mükemmel düzenini duyumsar. Bireysel varlık, insanı bir kodes gibi baskı altında tutar ve birey, evreni tek, anlamlı bir bütün olarak yaşamak ister. Evrensel dini inanışın kökenleri, gelişimin ilk evrelerinde, örneğin Davut'un Mezmurlar'ında ve bazı peygamberlerde görülür. Schopenhauer'ın muhteşem yazılarından öğrendiğimiz gibi, Budizm, bunun çok daha güçlü bir bileşenini barındırır.
Tüm çağların dindar dahileri, hiçbir dogma veya insanın tahayyülündeki gibi bir tanrıyı tanımayan, bu tür bir dini inanışla sivrilmişlerdir. Bu nedenle, temel alınacak hiçbir kilise var olamaz. Bundan dolayı, tüm çağların kafirleri arasında, bu, en üstün dini inanışla dolu insanların, çoğu durumda çağdaşları tarafından 'ateist', aynı zamanda bazen de 'aziz' olarak nitelendiklerini görürüz. Bu açıdan baktığımızda, Demokritos, Assisili Francis ve Spinoza gibi insanlar, birbirlerine benzerdir.
Peki, evrensel dini inanış, eğer meydana hiçbir Tanrı kavramı veya hiçbir teoloji getirmiyorsa, bir kişiden diğerine nasıl aktarılabilir? Fikrimce, sanatın ve bilimin en önemli işlevi bu inancı uyandırmak ve ona açık olan insanların içinde, onu canlı tutmaktır.
Böylece, klasik olandan çok daha farklı bir bilim-din ilişkisinin kavranışına varıyoruz. Eğer konuya tarihi açıdan bakarsanız, çok geçerli bir sebepten ötürü, bilim ve dini birbiriyle bağdaşmaz hasımlar olarak görürsünüz. Nedensellik yasasının evrensel işleyişini tam anlamıyla kavramış bir insan, bir an için bile olsa, olayların gidişatına müdahale eden birisinin olması fikrini eğlenceli bulmaz - tabii ki, nedensellik kuramını ciddiye alması kaydıyla. O kişinin, korku dinine, aynı oranda toplumsal veya ahlaki dine de ihtiyacı yoktur. Ödüllendiren ve cezalandıran bir tanrı, o kişi için akıl almazdır; çünkü bireyin hareketleri, içsel ve dışsal gereklilikler tarafından belirlenir. Bu yüzden, nasıl cansız bir madde, yaptıkları için sorumlu tutulamıyorsa, bu kişi de Tanrı'nın gözünde sorumlu tutulamaz. Bu durum üzerine, bilim, ahlakın kuyusunu kazmakla suçlanmıştır, ama bu suçlama adil değildir. Bir kişinin ahlaki ve etik davranışları, diğerlerini anlamasına, eğitimine ve toplumsal ilişkilere dayanmalıdır; dini prensiplere ihtiyaç yoktur. Zira kendini, ölümden sonra ceza korkusu veya ödül umuduyla dizginleyen kişi, zavallıdır.
Bu sebeple, kilisenin neden bilime sürekli savaş açtığını ve bilim yandaşlarına durmadan eziyet ettiğini anlamak kolaydır. Öte yandan, evrensel dini inanışın, bilimsel araştırma için hâlâ en güçlü ve en soylu gerekçe olduğu şeklindeki iddiamı sürdürüyorum. Sadece ve sadece, engin çabaların ve hepsinden de öte, kuramsal bilimdeki öncülerin yaratılmasında temel etken olan adanmışlığın farkında olanlar, tek başına, hayatın bütün birincil gerçekliklerinden olabildiğince uzak olan bu denli bir çalışmanın yarattığı etkiden gelen hissiyatın gücünü kavrayabilir. Evrenin akılcılığının ne büyük bir mahkûmiyetidir ve anlamaya duyulan ne büyük bir özlemdir ki; Newton ve Kepler'ın yıllarca emek sarf ederek göklerdeki teknisyenlerin prensiplerini çözmeye çalışmaları, aklın bu dünyada ortaya çıkarılmış kısmının cılız bir yansımasıdır. "Bilimsel araştırma" kavramı ile, temelde bilimin uygulanabilir sonuçlarını gözlemleyerek tanışmış olan kişiler; etrafı şüpheci bir dünyayla çevrili olup yüzyıllar boyunca da benzerleri olan soydaşlarına yol gösteren insanların kafa yapısına dair tamamen yanlış bir bakış açısını kolaylıkla edinebilir.Yalnızca, hayatını aynı davaya adamış birisi, bu insanlara neyin esin kaynağı olduğunu, sayısız hatalara rağmen, onlara davalarına sadık kalma gücünü neyin verdiğini oldukça gerçekçi bir şekilde idrak edebilir. Bir insana böylesine bir güç veren tek şey, evrensel dini inanıştır. Bir dostum demişti ki, bu materyalist çağda, bilim çalışanlarından başka kimse samimi olarak inanmıyordur; ki haksız da değildi.

Etiketler: , ,

Fizik Felsefesi Nedir ?

Fizik Felsefesi Nedir ?

Fizik Felsefesi modern fiziğin kavramsal ve yorumsal konularını ele alır ve genellikle belirli teorik fizikçiler tarafından yapılan araştırmalarla örtüşür. Fizik felsefesi çok geniş bir şekilde üç ana alana ayrılabilir:

Kuantum mekaniğinin yorumları: Ölçüm sorununa yeterli tepki verme konusuyla ilgili konularda ve teorinin gerçeklik hakkında ne söylediğini anlamak.
Uzayın ve zamanın doğası: Uzay ve zaman maddeleridir veya tamamen ilişkisel midir? Eşzamanlılık konvansiyonel mi yoksa yalnızca akraba mı? Zamansal asimetri, termodinamik asimetriye tamamen indirgenebilir mi?
Kuramsal-İorlararası ilişkiler: termodinamik ve istatistiksel mekanik gibi çeşitli fizik kuramları arasındaki ilişki. Bu, bilimsel indirgeme ile çakışıyor.
Uzay ve zaman felsefesi

Uzayın ve zamanın (veya uzay-zamanın) varlığı ve doğası fizik felsefesinin temel konularındandır.

Uzay, fizikteki az sayıdaki temel niceliklerden biridir; diğer niceliklerle tanımlanamayacağı anlamına gelmektedir çünkü şu an bilinen başka bir şey yoktur. Böylece, diğer temel miktarların (zaman ve kütle gibi) tanımlanmasına benzer şekilde, alan ölçme yoluyla tanımlanır. Şu anda, standart bir metre veya basitçe sayaç olarak adlandırılan standart boşluk aralığı, bir saniyenin 1/299792458'lik bir zaman aralığı boyunca bir vakumda ışığın mesafesi olarak tanımlanmaktadır.

Klasik fizikte, uzay üç boyutlu Öklid uzayı olup, herhangi bir konum üç koordinat kullanılarak tanımlanabilir ve zamanla parametrelendirilebilir. Özel ve genel görelilik, üç boyutlu uzaydan ziyade dört boyutlu uzamsal zamanı kullanır; ve şu an dörtten fazla mekânsal boyut kullanan birçok spekülatif teori var.

Fizikte zaman
Birçok felsefe içinde zaman, değişim olarak görülür.

Zaman genellikle basit bir nicelik olarak düşünülür (diğer niceliklerde tanımlanamayan bir niceliktir), çünkü zaman basitçe basit bir kavram gibi görünür; böylelikle onu daha basit bir şey olarak tanımlayamazsınız. Bununla birlikte, döngüsel kuantum çekim gücü gibi bazı teoriler, uzay zamanının ortaya çıktığı iddiasındadır. Döngü kuantum çekirdeğinin kurucularından Carlo Rovelli'nin söylediği gibi: "Uzayda artık alan yok: yalnızca tarlalarda alanlar" Zaman, ölçüm vasıtasıyla standart zaman aralığı ile tanımlanır. Günümüzde, standart zaman aralığı ("konvansiyonel ikinci" veya basitçe "ikinci"), 133 sezyum atomunda aşırı ince bir geçişin 9,192,631,770 salınımları olarak tanımlanmaktadır. (ISO 31-1). Yukarıdaki tanımdan ne zaman çıkıyor ve nasıl çalışıyor. Zaman sonra hız, momentum, enerji ve alanlar gibi kavramları tanımlamak için alan ve kütlenin temel nicelikleri ile matematiksel olarak birleştirilebilir.

Hem Newton hem Galileo hem de 20. yüzyıla kadar insanların çoğunun her yerde herkes için aynı olduğunu düşünüyordu. Çağdaş modern zaman anlayışı, Einstein'ın görelilik kuramı ve Minkowski'nin uzay zamanı üzerine kuruludur; burada, zamanların farklı atalet referans çerçevelerinde farklı şekilde uzadığı ve uzay ve zaman uzay zamanına birleştirilir. Teorik olarak en küçük zaman, Planck zamanının sırası ile, zaman nicelleştirilebilir. Einstein'ın genel göreliliği ve ışığın uzaktaki galaksilerin uzaklaşmasından kırmızıya kayması, tüm Evrenin ve muhtemelen uzay zamanının büyük patlamada yaklaşık 13.8 milyar yıl önce başladığına işaret eder. Einstein'ın özel görelilik teorisi, çoğunlukla (evrensel değil), zamanın referans-çerçevesine bağımlılığı, ayrıcalıklı bir anı düşüncesine izin vermediği için, metafiziksel olarak bugün için özel olan bir şeyin var olduğu teorileri çok daha az akla yatkındır görünüyor.

Zaman Yolculuğu

Özellikle özel ve genel görelilik gibi bazı kuramlar, uzay zamanının uygun geometrilerinin ya da uzayda belirli hareket türlerinin geçmişe ve geleceğe zaman yolculuğuna izin verebileceğini önermektedir. Bu anlayışa yardımcı olan kavramlar kapalı timelike eğrisini içerir.

Albert Einstein'ın görelilik teorisi (ve genel teori), zaman yolculuğu olarak yorumlanabilecek zaman dilimlenmesini öngörür. Teori, durağan bir gözlemciye göre daha hızlı hareket eden cisimler için daha yavaş geçtiği göründüğünü belirtiyor: Örneğin, hareketli bir saat yavaş çalışıyor gibi görünüyor; Bir saat ışığın hızına yaklaştığında elleri neredeyse duracak gibi görünecektir. Bu türden zaman genişlemesinin etkileri popüler "ikiz paradoks" da daha ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Bu sonuçlar deneysel olarak gözlemlenebilir ve günlük yaşamda kullanılan GPS uydularının ve diğer ileri teknoloji sistemlerin çalışmasını etkiler.

İkinci, benzer bir tür zaman yolculuğu, genel görelilik tarafından izin verilir. Bu türden bir uzaktaki gözlemci, derin bir yerçekimi kuyusunun en altındaki bir saat için daha yavaş geçen zamanı görür ve derin bir yerçekimine indirilen ve geriye çekilen bir saat, kalmış durağan bir saate kıyasla daha az zaman geçtiğini gösterecektir uzak gözlemciyle.

Bu etkiler, hazırda bekletme veya canlı nesnelerin soğuması (konudaki kimyasal süreçlerin hızlarını yavaşlatan) bir dereceye kadar neredeyse süresiz olarak hayatlarını askıya alıyor ve böylece geleceğe doğru "zaman yolculuğu" yapıyor ancak geriye asla dönüşmüyor. Nedensellik kurallarını ihlal etmezler. Bu, bilim kurguda (nedenselliğin istendiği zaman ihlal edildiği) "zaman yolculuğu" nın tipik özelliği değildir ve varlığını kuşatan kuşku yoktur. "Zaman yolculuğu" bundan böyle, uygun bir zamanın geçmişine veya geleceğine bir ölçüde özgürlük ile seyahat etmeyi ifade edecektir.

Bilim dünyasındaki pek çok kişi, nedensellik yani neden ve sonuç mantığını ihlal ettiğinden geri zaman yolculuğunun son derece düşük olasılığına inanıyor. Örneğin, zamanında dönüp kendinizi hayatınızın erken bir safhasında (veya büyükbabanın paradoksuna dönüşen dedesi) öldürmeye kalkışırsanız ne olur? Stephen Hawking bir zamanlar, geleceğin turistlerin yokluğunun, zaman yolculuğu varlığına karşı güçlü bir argüman teşkil ettiğini ileri sürdü: Fermi paradoksunun bir varyantı, uzaylı ziyaretçileri yerine zaman yolcuları ile.

Etiketler: , , , , , ,