16 Ekim 2018 Salı

Sigmund Freud Kimdir ?


Sigmund Freud’un hayatı

Sigmund Freud, 1856’da Moravya’da doğdu. 1860’da ailesi Viyana’ya taşındı ve Freud ömrünün geri kalanını burada geçirdi. Freud’un önemli bir insan olma hırsı, erken yaşlarda kendini belli etti. Viyana Üniversitesi tıp fakültesinde okurken, önemli bir keşif yapıp ismini duyurmaya kararlıydı. Araştırmalarına, hocasının tıp laboratuarında çalışırken başladı. Ancak beklediği bilimsel keşifler bir türlü gerçekleşmiyordu ve cesareti kırılmaya başlamıştı. Aynı zamanda Martha Bernays’a aşık olmuş ve evlenip karısını rahatça yaşatmak için bir an önce para kazanması gerekiyordu.
Bernays ile dört yıl süren nişanlılık süresinden sonra, 1886’da evlendiler. Freud nişanlılık döneminde Paris’te Jean-Martin Charcot’un hipnozla ilgili çalışmalarını gözlemlemek üzere bir araştırma bursu kazandı. Yine bu dönemde, bilinçaltının gücü üzerine görüşlerini geliştirmeye başladı. Joseph Breuer’le olan çalışması, hastaları üzerine yaptığı gözlemler ve kendi iç dünyasını incelemesi, nihayet 1900 yılında “Rüyaların Yorumlanması” başlıklı kitabının çıkmasını sağladı.
Freud’un anne ve babasıyla olan ilişki dikkatle incelenmiştir. Babasının önceki evliliğinden birkaç çocuğu olmasına rağmen, Freud annesinin ilk çocuğu ve göz bebeğiydi. Freud doğduğunda annesi 21 yaşındaydı. Buna karşın, Freud’un babasıyla olan ilişkisi oldukça mesafeli, hatta bazen düşmancaydı. Freud babasının ölümünden yıllar sonra, onunla olan ilişkisine dair duyduğu suçluluk duygularıyla başa çıkmaya çalıştığını aktarmıştır.
Freud’un geliştirdiği Ödip kompleksi tanımının kendi anne babasına karşı duyduğu duyguların bir yansıması olduğunu söylemek mümkündür. Freud yazılarında sık sık bu biçimde yorumlanabilecek imalarda bulunur. Freud, klinik sezgilerinin doğruluğunu sınamak için çoğu zaman iç gözlemler yapmış ve her akşam yarım saat kendini çözmeye ayırdığını söylemiştir.
Freud uzun süren, mutlu bir evlilik yaptı. Bu evlilikten altı çocuğu oldu. En küçük çocuğu olan Anna, babasının kalbinde özel bir yere sahipti. Anna babasının yolundan gitti ve psikanalitik harekette babasının liderliğini devralarak bu alanda saygıdeğer bir kuramcı oldu. Freud, Anna’nın psikanalizini kendisi yaparken Ödip olasılıklarıyla dolu ilginç bir durum yaratmıştır. Nazi yönetimindeki Almanya, 1938 yılında Avusturya’yı işgal ettiğinde Freud ve ailesi Londra’ya gitmek zorunda kaldı. Bir yıl sonra Freud 23 Eylül 1939’da, 83 yaşında Londra’da yakalandığı kanserden hayatını kaybetti.

Sigmund Freud’un kuramı

Sigmund Freud’un Psikoseksüel Kişilik Gelişimi Kuramı
Freud, Psikoseksüel Gelişim Kuramı’nda kişilik gelişimini beş döneme ayırarak ele almaktadır. Buna göre:
  1. Oral Dönem (0 – 18 ay/ 1,5 yaş)
  2. Anal Dönem (1,5 – 3 yaş)
  3. Fallik Dönem (3 – 5/6 yaş)
  4. Gizil (Latens) Dönem (6 – 12 yaş)
  5. Genital (Ergenlik) Dönem (12 – 18 yaş)
Freud, doğumu izleyen ilk üç dönemin izlerinin bireyin kişilik özellikleri üzerinde belirleyici ve bu nedenle de önemli olduğunu ifade etmiştir.
Freud’a göre her gelişim dönemine ait karmaşalar çözümlenmeli ve her döneme özgü teme ihtiyaçlar doyurulmalıdır. İhtiyaçları karşılanmayan, engellenen birey ileri yaşlarında normal olmayan davranış biçimleri sergileyebilir. Freud ayrıca erken çocukluk yıllarında ebeveyn-çocuk ilişkilerinin kişilik gelişimi üzerinde bir etkisi olduğunu, özellikle ilk beş yılda sıcak, sevecen, hoşgörülü ve izin verici yaklaşımın kişilik gelişimine önemli katkılar sağlayacağını öne sürmüştür.
Oral Dönem (0 – 18 ay/ 1,5 yaş)
  • Haz bölgesi ağızdır. Emme, çiğneme ve ısırma gibi eylemler başlıca zevk kaynaklarıdır.
  • Bu dönemi başarılı bir şekilde atlatan bireyin diğer insanlara verebilme, onlardan alabilme ve temel güven duygusu gibi olumlu kazanımları olur.
  • Bebeklik döneminde bebeklerin gerilimlerini azaltan bu tür eylemlerin kısıtlanması (memeden erken kesme) ya da aşırı karşılanması (aşırı emzirme) bebeğin bu gereksinimlerini gerektiği gibi doyuramamasına neden olur. Bunun sonucunda da güvensizlik, gerginlik, pasif, aşırı yeme, sigara-alkol bağımlılığı, tırnak yeme gibi davranışlar ortaya çıkar.
Anal Dönem (1,5 – 3 yaş)
  • Haz bölgesi anüs ve anüs ile ilgili eylemler başlıca zevk kaynaklarıdır. Kasları olgunlaşan bebek dışkının tutulması ve boşaltılması işlevini kontrollü yapar ve bundan zevk alır.
  • Bu dönemde tuvalet eğitimi çok önemlidir. Tuvalet eğitimi barışçıl çözülmelidir. Katı ve zamansız bir tuvalet eğitimi yerine çocuğun hazır olmasını beklemek gerekir.
  • Aksi takdirde çocuk hazır olmadığı şeyleri bekleyen ebeveyne öfkelenir ve her yere dışkısını yaparak protesto eder. Bu tip bir durumda bebek ileride savurgan, eziyet eden, yıkıcı, öfke nöbetleri geçiren, pasaklı, dağınık ve inatçı biri haline gelir. Ya da bebek baskı ve cezadan kaçmak ve onay almak için dışkıyı bağırsaklarında tutar. Bu tip durumda ise bebek ileride duyguları saklayan, aşırı düzenli, cimri, koleksiyoncu ve katı görüşlü biri haline gelir.
  • Bu dönemi başarıyla atlatan bebek ise ileride yaratıcı, üretici, özerk, girişimci biri olur.
Fallik Dönem (3 – 5/6 yaş)
  • Fallik dönemde zevk kaynağı cinsel organdır. Aynı zamanda çocuğun kendi bedenini tanıdığı ve cinsel kimliğini fark ettiği dönemdir.
  • Bu dönemde erkek çocuklarda Oedipus, kız çocuklarda Elektra karmaşası/ kompleksi yaşanır ve bunun başarı ile atlatılması gerekir. Oedipus ve Elektra karmaşası çocuğun karşı cinsten ebeveyne duyduğu yakınlık ve bu yakınlıktan dolayı aynı cins ebeveyni (yani kız ise annesi, erkek ise babası) tarafından cezalandırılacağı korkusudur.
  • Çocuk ahlaki değerleri fallik dönemde kazanmaya başlar. Bu nedenle cinsellikle ilgili katı bir tutum takınılmamalıdır. Ayıplama, suçlama ve cezalandırma gibi yollara başvurulmamalıdır.
  • Bu dönemi başarı ile atlatan çocuk cinsel kimliğini kazanacak ve cinsiyet rollerini öğrenmeye başlayacaktır.
  • Atlatamayan çocuk ise yoğun suçluluk duyguları, cinsel uyumsuzluklar yaşayan, aşırı kıskanç biri haline gelecektir.
Gizil (Latens) Dönem (6 – 12 yaş)
  • Önceki dönemleri başarı ile atlatan çocuk bu dönemde cinsel rolünü edinmiş, egosunun denetim altına almış ve kişilik gelişimini tamamlamaya yönelmiştir. Yani bu dönem önceki dönemlerde kazanılan özelliklerin pekiştirildiği dönemdir.
  • Cinsellik örtülüdür. Yani çocuk cinsellik üzerinde durmaz. Hemcinsleri ile oynar ve karşı cinsten hoşlanmaz.
  • Dürtülerinin kontrolünü öğrenir.
  • Artık ilgisi sosyal ve entelektüel beceriler edinme üzerinde yoğunlaşmıştır.
  • Kendi cinsi ile ilgili toplumsal rolleri öğrenmeye başlar.
  • Akranları, öğretmeni ve önemli gördüğü kişilerle özdeşim kurar.
  • Bu dönemi başarılı biçimde atlatan çocuk çalışkan, girişimci, dışa dönük, güvenli biri haline gelir. Atlatmayan çocuk ise içe dönük, güvensiz, aşağılık duygusu yaşayan biri haline gelebilir.
  • Gizil dönem ergenlik fırtınası öncesi durgunluk dönemi olarak nitelenebilir.
Genital (Ergenlik) Dönem (12 – 18 yaş)
  • Genital Dönem’de cinsel dürtülerde artma görülür.
  • Cinsel ilgi kendi bedeni ve ailesi dışındaki bireylere yönelir. Karşı cinse yakınlaşır.
  • Bu dönem sonunda birey cinsel olgunluğa erişir. Kimliğini oluşturmuştur.
  • Cinsellik dışında arkadaşlık, meslek edinme, evlilik gibi konulara ilgi duyar.
  • Freud’a göre aile ile ilgili çözümlenmemiş çatışmalara genital dönemde yeniden gündeme gelebilir ve bu dönemde çözülmesi gerekir. Çözülmez ise birey olgun bir sevgi ilişkisine girerek yetişkin gibi bağımsız davranışlar sergilemekte güçlük yaşar.
  • Genital dönem başarı ile atlatılırsa birey kimliğini oluşturur ve üretken, mutlu, anlamlı ilişkiler geliştirebilen biri haline gelir.
  • Atlatılamaz ise birey aşırı bağımlı ya da aşırı bağımsız davranışlar sergileyen biri haline gelir.
Sigmund Freud’un psikoanalitik kuramı
Sigmund Freud psikoanalitik kuramın kurucusudur. Kendisi Avusturya’da tıp eğitimi görmüş, özellikle nöroloji alanında uzmanlık çalışması yapmıştır. Psikoanalitik yaklaşım her bireyin kendi geçmişini inceleyen”vaka çalışmaları” yöntemini kullanır. Freud’un getirmiş olduğu kavramlar geniş biçimde tartışılmış ve zamanla psikoloji biliminin değişik alanlarını etkilemiştir.
Freud’a göre insanoğlunun doğuştan getirdiği iki temel kuvvetli eğilim vardır:cinsellik ve saldırganlık. Bu iki temel eğilim insanoğlunun bir toplum içinde uyumlu yaşamasını zorlaştırdığından, cinsellik ve saldırganlık davranışları, ana-baba, öğretmen gibi çocuğun sosyalleşmesinde önemli rol oynayan kişilerce çocukluktan itibaren sürekli baskı altında tutulur ve cezalandırılır. ”kardeşine vurma”, ”Yapma! Ayıp!”, ”çek elini orandan terbiyesiz! “, ”Oranı buranı gösterme yabancılara, utanmaz!” gibi ifadeler toplumun cezalandırıcı tutumunu temsil eder.
Freud ‘a göre toplum tarafından hoş karşılanmayan cinsellik ve saldırganlık duyguları bilinçaltına itilirler,çünkü bu tür düşünce ve istekleri sürekli bilinçte tutmak bireyde rahatsızlık yaratır. Bilinçaltına itilmiş arzuların farkında olmayız, ancak onlar bizim davranışlarımızı etkilemeye devam ederler. Psikoanalitik yaklaşım dil sürçmesi, unutmalar, hatalar ve buna benzer davranışları bilinçaltındaki isteklerin ifadesi olarak kabul eder. Psikoanalitik kuramlar, özel kişiliği-davranışı yönlendiren bilinçdışı güdüleri inceler Psikoanalitik kuram kişiliğin nasıl geliştiği ile de ilgilenir.
Freud’un, 50 yıl boyunca duygu heyecan bozukluğu olan kişilerin tedavisi sırasında biçim verdiği kuramlar, 24 cildi bulmaktadır. Freud, insan aklını bir aysberge benzetmiştir. Suyun üzerinde yer alan ufak kısım bilinçli yaşantıyı; su altındaki çok daha büyük kısımsa bilinç dışını düşüncelerimizi ve davranışlarımızı etkileyen etkiler, tutkular ve erişilmez anılar deposu temsil eder.
Freud’a göre kişilik üç ana sistemden oluşur: İd-ego-süperego her sistemin kendi işlevleri vardır, ancak üçü etkileşimde bulunarak davranışı yönetirler.
İd: İd, yeni doğan çocukta olan kişiliğin en ilkel kısmıdır; daha sonra ego ve süperego idden gelişir. İd, temel biyolojik itkilerden (dürtülerden) oluşur: yeme, içme, artıkları atma acıdan kaçma ve cinsel haz elde etme ihtiyaçları. Freud, saldırganlığın da temel bir biyolojik dürtü olduğunu söylüyor.
Ego: Küçük çocuk gerçekliğin taleplerini dikkate almayı öğrendikçe, kişiliğin yeni kısmı olan ego gelişir. Ego gerçeklik ilkesine itaat eder. Uygun çevresel koşullar bulanana dek itkilerin tatmini geciktirilmelidir. Örneğin, ego gerçek dünyayı göz önünde bulundurarak koşullar uygun olana dek cinsel itkilerin tatminini geciktirir. Ego, idin talepleri, dünya gerçekliği ve süper egonun talepleri arasında aracılık yapar .
Süperego: Kişiliğin üçüncü kısmı olan süperego, çocuğa anne-baba ve başkaları tarafından öğretildiği şekliyle toplumun ahlak kuralları ve değerlerinin içselleştirilmiş temsilidir. Temel olarak bireyin vicdanıdır. Süperego bir hareketin doğru mu yanlış mı olduğuna karar verir. İd haz arar, ego gerçekliği test eder, süperego ise mükemmeliyeti arar.
Sigmund Freud’un kronolojisi
  • 1856 6 Mayıs tarihinde Moravia, Freiberg’de doğdu.
  • 1859 Freiberg’den Leipzig’e taşındı.
  • 1860 Ailesi Viyana’ya yerleşti.
  • 1865 Gymnasium’a (ortaokul) girdi.
  • 1873 Bir konferansta duyduğu “On Nature” (Goethe’ye ithaf edilen) isimli denemenin etkisi ile Hukuk fakültesini terk edip Viyana Üniversitesine tıp öğrencisi olarak girdi.
  • 1876~82 Viyana’da Fizyoloji Enstitüsünde Brücke’nin yanında çalıştı.
  • 1877 Anatomi ve fizyoloji üzerine makaleler yazmaya başladı.
  • 1881 Tıp doktoru olarak mezun oldu.
  • 1882 Martha Bernays ile nişanlandı.
  • 1882~85 Viyana Genel Hastanesinde çalıştı, beyin anatomisi üzerinde yoğunlaştı.
  • 1884~87 Kokainin klinik kullanımı üzerine araştırmalar yaptı.
  • 1885~86 Salpêtrière, Paris’te Charcot’un yanında çalıştı. Charcot’un histeri ve hipnozun kullanımı hakkındaki izlenimlerinden yararlandı.
  • 1886 Martha Bernays’la evlendi ve Viyana’da sinir hastalıkları üzerine özel muayenehane açtı.
  • 1886~93 Viyana’da Kassowitz Enstitüsünde nöroloji üzerine, özellikle çocuklardaki beyin felçleri üzerine sürekli çalışma yaptı ve pek çok çalışması yayınlandı.
  • 1887 Uygulamalarında hipnotik telkini kullanmaya başladı.ilk kez baba oldu ve en büyük kızı Mathilde doğdu.
  • 1889 Telkin tekniğini incelemek üzere, Nancy’de Bernheim’ı ziyaret etti. Aynı yıl en büyük oğlu Martin doğdu.
  • 1891 Afazi üzerine monografi yaptı. Bir yıl sonra küçük oğlu Ernst doğdu.
  • 1893~98 Histeri, obsesyonlar ve anksiyete üzerine araştırma ve kısa makaleler yazdı.
  • 1895 Breuer ile birlikte, “Histeri Üzerine Çalışmalar”; olgu öyküleri ve Freud’un kendi tekniğini tanımlayan çalışmalarını yayınladı.
  • 1896 “Ruh çözümleme” (psikanaliz) teriminin ortaya çıkış tarihi ve aynı zamanda babasının (80 yaşında) ölüm yılıdır.
  • 1897 Freud’un öz-çözümlemesi; yaralanma kuramının terk edilmesine ve çocuksu cinsellik ve Oe***pus karmaşasının benimsenmesine yol açtı.
  • 1899 Pek çok rüyayı ve kendi rüyalarını çözümlediği “Düşlerin Yorumu” adlı kitabı yayınlandı. Rüyalar için Freud : “Bilinçdışına giden kral yolu.” yorumunu yaptı.
  • 1901 “Günlük Yaşamın Psikopatolojisi” adlı kitabın yayın tarihi.
  • 1905 Professor Extraordinarius olarak atandı. Üç yıl sonra “Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme” isimli çalışmasıyla; İnsanoğlunda, cinsel içgüdünün gelişiminin, bebeklikten erişkinliğe dek ilk kez izlenişini anlattı.
  • 1906 İsveçli psikanaliz taraftarı Carl Gustav Jung ruh çözümlemeye katıldı.
  • 1908 Salzburg’da Ruh çözümleyicilerin ilk uluslar arası toplantısı yapıldı.
  • 1909 Freud ve Jung konferans vermek üzere A.B.D.ye gittiler.
  • 1910 “Narsisizm” kuramı ortaya çıkarıldı.
  • 1912~13 “Totem ve Tabu”yu yayınladı. Jung’ın toplumdaki akraba evliliklerine olan yasağı inceleyen tezine destek mahiyetindeydi.
  • 1914 Birinci dünya savaşı başladı.
  • 1915~17 “Giriş Konferansları” yapıldı.
  • 1919 Narsisizm kuramının savaş nevrozlarına uygulanması yılı oldu.
  • 1920 İkinci kızı Sophie’nın ölüm yılı. “Haz İlkesinin ötesinde”; “yineleme takıntısı” ve “ölüm iç güdüsü” kuramını ilk kez açık olarak tanıttı.
  • 1921 “Grup psikolojisi ve Ego analizi” yayınlandı.
  • 1923 “Ego ve id” egonun sistematik bir çözümsel incelenmesinin başlangıcı oldu. Freud’a kanser teşhisi konuldu.
  • 1926 “Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete”. Anksiyete sorunu üzerine görüşler sundu.
  • 1927 “Bir yanılsamanın geleceği”. Bir din tartışması.
  • 1930 “Uygarlığın Huzursuzluğu ”nu yayınladı. Bu, Freud’un yıkıcı içgüdüler üzerine ilk kapsamlı çalışmasını içerdi.
  • 1933 Freud’un kitapları Berlin’de halk önünde Naziler tarafından yakıldı.
  • 1936 Freud’un doğumunun 80. yıl dönümü. İngiliz kraliyet ailesi tarafından İngiltere’de onurlandırıldı.
  • 1938 “Ruh çözümlemenin Bir Taslağı”, Ruh çözümlemenin son, bitmemiş ama köklü bir tanımı idi.
  • 1939 23 Eylül’de Londra’da, 1923’ten beri boğuştuğu kansere yenik düştü.

Sigmund Freud’un eserleri

  • Günlük Yaşamın Psikopatalojisi
  • Düşlerin Yorumu
  • Psikanaliz Üzerine Beş Ders
  • Musa ve Tek Tanrıcılık
  • Narsizmin İncelemesine Giriş
  • Tutukluk, Semtom ve Korku, 1926
  • Haz İlkesinin Ötesinde Ben veİd
  • Olgu öyküleri
  • Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme, 1905
  • Nükte ve Bilinçdışı’yla İlişki, 1905
  • Psikanalizin Tarihçesi, 1914
  • Psikanalize Giriş Dersleri, 1917
  • Psikanaliz ve Uygulama,
  • Totem ve Tabu
  • Bir Yanılsamanın Geleceği, 1927
  • Kültür İçindeki Huzursuzluk, 1930
  • Uygarlığın Huzursuzluğu
  • Psikanaliz Üzerine,
  • Yaşamım ve Psikanaliz, 1925

Etiketler:

15 Ekim 2018 Pazartesi

Obsesif Kompulsif Bozukluk

Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) nedir?


Daha önce birinin öylesine "Bende OKB var." dediğine tanıklık ettiniz mi? Eğer ettiyseniz, bu büyük ihtimalle OKB'nin (Obsesif Kompulsif Bozukluk) günümüz toplumu tarafından yanlış anlaşılmasından kaynaklanmaktadır. Eğer evinizi sıklıkla temizliyor, eşyalarınızı düzenlemek için ilginç yöntemlere başvuruyorsanız, birçok insan sizde OKB olduğunu söyleyecektir - ancak bu doğru değil. OKB düşünce döngülerinde oluşan, bireyde negatif duygulara sebebiyet veren ve bireyin normal davranma kabiliyetini etkileyen bozukluktur. OKB işte bu şekilde belirlenir:
  • kontrol edilemeyen, size müdahale eden düşünceler, inançlar ve fikirler
  • suçluluk ve endişe gibi olumsuz hisler
  • tekrar eden ve ritüel olarak yapılan davranışlar ya da eylemler

Beyniniz genelde bilgiyi nasıl işler?

Beyniniz bir süperbilgisayar gibidir; deneyimlerinizle ilgili sürekli yeni veri alır ve onları anlamanıza yardım eder. Bunu yapmak için beyninizin farklı bölümleri bilgi işlemenin farklı kısımlarını idare etmeye programlanmıştır. Örneğin, beynin bir bölümü duyusal verileri idare ederken, diğeri düşüncelerinizi düzenleyip öncelik sırasına koyabilir ve üçüncü bir bölüm de düşüncelerinizi duygusal tepkilere dönüştürebilir. Bu bölümlerin hepsi beyindeki bilgi akışını kontrol etmek için birbiriyle etkileşim kurar. Beyninizin tüm kısımları düzgün bir şekilde birbiriyle çalıştığında, içinde bulunduğunuz dünyayla ilgili bilgileri kolayca ve doğru bir şekilde işleyebilirsiniz.

Bir şeyler yanlış gittiğinde neler olur?

Beynin farklı bölümlerindeki iletişim sistemi bazen bozulabilir. Bu gerçekleştiğinde bilgi doğru olarak işlenmez ve beyin yeni verileri düzenlemek ya da vücuda nasıl tepki vereceğini söylemek istediğinde hata yapmaya başlar. OKB; orbitofrontal korteks, kaudat çekirdek, singulat girus ve bazal gangliya da dahil olmak üzere beynin bilgiyi düşünceye ve eylemlere dönüştüren bölümlerindeki iletişim sorunlarıyla ilgilidir. Beynin bu bölümleri çalışmadığında sistemden uygunsuz bilgi geçer ve kişi düşüncelerinden ve eylemlerinden dolayı büyük bir baskı hisseder.
Orbitofrontal korteks gibi beynin dört bölümünü gösteren ve bu bölümlerin normal işleyişi ile OKB durumundaki işleyişi arasındaki farkı açıklayan örnek

Belirtiler

OKB tanısı konulan bireyler iki ana belirti gösterir- saplantılar ve zorlantılar.
Saplantılar genellikle rahatsız edici ve büyük ölçüde duygusal sıkıntıya ve fonksiyon bozukluğuna yol açan, müdahaleci ve tekrar edici düşünceler, fikirler, zihinsel imajlar ve inançlardır. Kişi işe ya da okula gitmek istediğinde, saplantılı düşünceleri ortaya çıkar ve odaklanma yeteneğini bozar. Çoğumuz bizi rahatsız eden üzücü bir düşünce ya da inancı unutabiliriz ancak OKB'si olan biri saplantılarını kontrol edemez. Yaygın saplantılardan bazıları şunlardır:
  • kirlilik, bakteri, ya da pislik korkusu
  • bir şey unutma korkusu (fırını kapatmak gibi)
  • kendine ya da başkalarına zarar verme korkusu
  • agresif ya da cinsel davranışlarla ilgili istenmeyen düşünceler
  • mükemmeliyet ve simetriye aşırı önem vermek
  • aşırı ahlaki ya da dini inanç
  • aşırı batıl inançlar (kırık bir kaldırım taşına basmanın annenize zarar vereceğini düşünmek gibi)
Zorlantılar kişinin yapmak zorunda hissettiği davranışlar ya da ritüellerdir. Zorlantılar genellikle saplantılar sonucu oluşan anksiyeteyi ve sıkıntıyı azaltmak için gerçekleştirilir. Örneğin, bakterilerden saplantılı bir şekilde korkmak genellikle zorlanımlı, devamlı el yıkamakla sonuçlanır. Zorlantılar bir kelimeyi kafanızda on kere tekrarlamak gibi zihinsel davranışları ya da bir masaya on kere vurmak gibi fiziksel davranışları içerebilir. Genellikle mantıksızdırlar ve kişinin sorunu ya da korkusuyla ilgileri yoktur, veya bunlar üzerinde herhangi bir etkileri olmaz. Yaygın zorlantılardan bazıları şunlardır:
  • sayma, kelimeleri tekrarlama ya da tıklatma
  • fırının düğmesi, kapı kilidi ve lamba düğmeleri gibi şeyleri tekrar kontrol etmek
  • çok fazla temizlik yapmak ve yıkamak
  • güvenliklerini ve sağlıklarını kontrol etmek için sürekli aile ve arkadaşlarla iletişime geçmek
  • eşyaları belirli bir şekilde düzenlemek ya da belirli bir sıraya koymak
  • belirli bir rutini ya da ritüeli sürdürmek
  • eski gazeteler ya da boş süt şişeleri gibi atılması gereken şeyleri saklamak
OKB'li olan çoğu kişi kendisinin farkındadır; saplantı ve zorlantılarının mantıksız ve zorlayıcı olduğunu bilirler ancak yine de düşüncelerini ya da davranışlarını kontrol edemezler. Saplantı ve zorlantılar karmaşıklaştıkça daha da sıkıntı verici olurlar; bazı kişiler hergün saatlerini alacak ritüeller oluşturur. Bu gerçekleştiğinde semptomlar şiddetli olarak kabul edilir çünkü kişinin hayatının çoğu kısmını etkileyebilirler ve çoğunlukla ilişkilere, işe ve okula müdahale ederler.

Risk etkenleri/nedenleri

OKB genellikle tek bir sebepten dolayı oluşmaz, birkaç farklı risk faktörünün etkileşiminin sonucudurlar.
  • Genetik: Yakın ailenizde OKB olan bir akrabanız varsa, sizde de görülme olasılığı daha yüksektir.
  • Psikolojik faktörler: başka bir zihinsel hastalığınız varsa OKB'ye yakalanma ihtimaliniz daha yüksektir. Anksiyete bozukluğu ya da depresyon gibi bir mizaç bozukluğu teşhisi konulmuşsa daha fazla risk altındasınızdır. Mükemmeliyetçilik, fazla ahlaki değerlere sahip olma, fazla sorumluluk hissi gibi belirli kişisel özellikler de OKB ile bağlantılıdır.
  • Çocukluktaki hastalıklar: çocuklarda, vücudun streptokoklu (boğaz ağrısına neden olan bakteriler) enfeksiyona reaksiyonu, aniden OKB gelişimine yol açabilir.
  • Diğer hastalıklar ya da yaralanmalar: fiziksel bir hastalık ya da beyin yaralanması geçirdiğinizde OKB semptomları tetiklenebilir. Travmatik beyin yaralanmaları, belirli virüsler ve beyin tümörleri de OKB'yle bağlantılıdır.

OKB ne kadar yaygındır?

OKB en yaygın zihin hastalıklarından biridir ve Amerikalı yetişkinlerin neredeyse %2'si hayatının belli bir zamanında OKB geçirmiştir. Bunların yarısından fazlası ciddi problemlere yol açan çok şiddetli semptomlar yaşamıştır. Erkekler ve kadınların OKB teşhisi koyulma oranı aynıdır ancak bu semptomlar erkeklerde genellikle çocuklukta ortaya çıkar. OKB vakalarının neredeyse %25'i 18 yaşının altındaki çocuklardır ve OKB'si olan yetişkinlerin 1/3'ünde bu bozukluk genç yaşta gelişmiştir.

OKB engellenebilir mi?

Bilim insanları ve akıl sağlığı uzmanları OKB'nin başlangıcının önlenemeyeceği, ancak teşhis edildikten sonra hastaların semptomlarını kontrol edebileceği konusunda hemfikirdir. Bunu yapmak için OKB'si olan insanlar semptomlarını tetikleyebilecek her durumu ve olayı belirlemeli ve eğer semptomları kötüleşirse hemen tedavi görebilmek için semptomlarına dair bir günlük tutmalı. Aynı zamanda tüm ilaçlarını da reçete edildiği şekilde almalılar. Hastalar bazen semptomlar daha iyi hale gelmiş ya da bitmiş gibi gözüktüğünde ilaçlarını almayı bırakıyorlar ancak bu oldukça tehlikelidir. Hastaların %20'si ilaçları kendilerine yazıldığı şekilde almayı bıraktıkları için önceden kendilerinde işe yarayan ilaçların etkisini görememeye başlıyor.

OKB'nin bazı tedavileri nelerdir?

OKB tedavileri genellikle hastanın belirli ihtiyaçlarına yönelik bir ilaç kombinasyonu ve psikoterapiden oluşur. Bu tedaviler zamanla işleyişi geliştirmek ve semptomların şiddetini azaltmak için birlikte çalışır.

İlaçlar

OKB tedavisinde kullanan ilaçlara antidepresan denir. Selektif serotonin gerialım inhibitörleri (SSRI'lar) gibi antidepresanlar, orbitofrontal korteks, kaudat çekirdek, singulat girus ve bazal gangliya arasındaki disfonksiyonel iletişimi düzeltmeye odaklanır. Bunu, beynin bilgi işlemeyi geliştiren bu bölümlerindeki serotonin adında bir kimyasal habercinin miktarını arttırarak yaparlar. Antidepresanlar genellikle OKB semptomlarını %40-60 oranında azaltabilir.

Psikoterapi

OKB için en etkili psikoterapilerden biri bilişsel davranışçı terapi'dir (BDT). BDT uyumsuz düşünceleri, duyguları, inançları ve davranışları belirleyip savaşmaya ve sonrasında onları uyumlu olanlarla değiştirmeye odaklanır. BDT aynı zamanda hastaları korktukları durumlarla yüzleştirir ve davranışlarını değiştirmelerine yardımcı olur. BDT bunu yaparak hastaların saplantılarla başa çıkmasına ve zorlantılara direnmesine yardımcı olur ve genellikle OKB semptomlarını %60-80 oranında azaltır.

Şunları düşünün:

Bilim insanları yakın zamanda bazı karaciğer hastalıklarına sebep olan bir genin OKB'nin semptomlarından da sorumlu olduğunu keşfetti. Bu keşfin OKB'ye yakalanma riski taşıyan bebek ve çocukların tespit edilmesinde kullanılabilecek bir idrar testi geliştirillmesine katkı sağlayabileceğine inanılıyor. Test bir gün erken müdahalenin kritik noktası konumuna gelebilir ve hastalığa genetik olarak yatkınlığı olan çocuklar arasında daha iyi sonuçlar elde edilmesini sağlayabilir.

Etiketler:

Freud ve Fransızlar: 20. Yüzyılın Başında Psikanalizin Fransa’da Karşılaştığı Med-Cezirler

Freud ve Fransızlar: 20. Yüzyılın Başında Psikanalizin Fransa’da Karşılaştığı Med-Cezirler Coşkun TAŞTAN
 ÖZET 
Sigmund Freud’un psikanaliz ekolü, kuramsal açıdan olduğu kadar klinik uygulamalar bakımından da Fransa’ya çok şey borçludur. Freud, 1885-1886 yılları arasında Paris’te, Jean Martin Charcot’dan nöroloji eğitimi aldı. Kuramının iskeletini teşkil eden bazı görüşlerinin (örneğin cinsellikle ilgili görüşlerinin) Charcot’nun yanında geçirdiği bu verimli dönemde belirginleştiğini Freud defalarca dile getirmiştir. Tüm bunlara rağmen, şaşırtıcı biçimde psikanaliz, diğer Avrupa ülkelerine nazaran Fransa’da çok geç kabul gördü. Elinizdeki çalışma, Freud psikanalizinin Fransa ile olan ilişkisini irdeleyerek bu yeni disiplinin Fransa’da 1920’lere kadar rağbet görmemesinin arkasındaki nedenleri ana hatlarıyla ortaya koymayı hedefliyor. Buna paralel olarak makale, 1920’lerden sonra Freud öğretilerinin Fransa’da kimler tarafından ve hangi dinamiklerle sahiplenildiğini de ortaya koyuyor. Anahtar kelimeler: Fransa’da Freud ve psikanaliz (1885-1920), psikanalize Fransa’da gösterilen dirençler. 
. Freud Fransa’da Avrupa kendi içerisinde bilim adamı ve araştırmacıların hareketliliğini uzun zamandan beri farklı şekillerde teşvik edegelmiştir. Gerek bu hareketliliğin bir parçası olarak, gerekse Paris’in tıp alanındaki başarı öykülerinin çekiciliğinin bir sonucu olarak Sigmund Freud da, 1885-1886 yılları arasında bir süreliğine Jean Martin Charcot’nun yanında nöroloji eğitimi almak için Paris’e gitti. Freud’un psikopatolojiye ilgisi, özellikle nevrozların kökeninde  Yrd. Doç. Dr., Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi-Sosyoloji Bölümü ctastan@gmail.com 104           Freud Ve Fransızlar:20.Yüzyılın Psikanalizin Fransa’da Karşılaştığı Med-Cezirler cinsel nedenler arama yaklaşımı Fransa’da, Charcot ve Bernheim’ın yanında şekillendi.1 Hatta psikanalizin 
Freud’un zihnindeki tohumlarının Fransa’da atılmış olduğunu söylersek herhalde abartmış olmayız. Nitekim, “psikanaliz” terimi ilk defa Freud’un 1896’da Fransızca yayınlanan “Nevrozların Etiyolojisi” adlı makalesinde kullanılmıştır.2 Ama ilginçtir, psikanalizin Fransa’da kurumsal ve entellektüel düzeyde kendine yer açması, 1920’den sonrasına kadar mümkün olmadı. 3 Freud’u etkileyen, hatta psikanalizin ortaya çıkmasında bu kadar etkili olan bu ülkede, psikanalizin (üstelik tüm dünyada epey yankı uyandırmışken) bu kadar geç yer bulmasını nasıl açıklamalıyız? Bu gecikmenin pek çok nedeni var. Bu nedenleri anlamak için, o yıllarda Fransa’daki psikiyatri ve nörolojinin durumuna kısaca bakmakta fayda var. II. Fransa’da Psikiyatri ve Nöroloji Alanlarında Charcot ve Janet Etkisi 1880’li yıllar, Jean Martin Charcot’nun akıl hastalıkları konusundaki yaklaşımlarının, tüm dünyada çoktan önemli yankılar uyandırdığı yıllardı. Charcot’nun klinik yaklaşımı, akıl hastalıkları ile asabî (nörolojik) hastalıkları birbirinden ayırmaya dayanıyordu. Nitekim 1882’de Paris Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde ilk nöroloji kürsüsünün kurulmasında, onun etkileri yadsınamayacak kadar çoktur (zaten kürsünün yönetimine de Charcot getirilmişti). Bugün bile hâlâ tıpta geçerli olan bazı nörolojik hastalık adları, onun ismini taşır: “Charcot hastalığı”, “Charcot-Bouchard anevrizmi (aneurism)” gibi.4 Charcot’nun yaklaşımı, Freud’un psikanalizi kadar etkili olan başka öğrencileri de doğurduyordu. Bunlardan biri, Pierre Janet’dir (1859-1947). Janet, sadece Fransa’da değil, dünyanın farklı yerlerinde derin etkiye sahip bir psikoloji ve felsefe külliyatının yaratıcısıdır. Freud’un eserlerinin Fransa’da karşılaştığı med-cezirlerin ardında, Janet’nin kuramının önemli bir rolü vardır. İkircikli bir biçimde Janet’nin çalışmaları önce Freud’un çalışmalarının Fransa’da geniş kabul görmesine engel olmuş, daha sonra ise yaygınlaşmasına hizmet etmiştir. Janet’nin kuramı ve tıbbî yaklaşımı, bazı bedensel rahatsızlıkların ardında psikolojik nedenler aramak üzerine kurulu olduğu için, aynı yaklaşıma sahip olan Freud’un fikirleri bir süreliğine bu güçlü düşünürün gölgesinde kaldı. İlerleyen zamanlarda ise, Janet ile aralarındaki benzerlik bir avantaja dönüştü. Fransa’da psikanalizin tarihini inceleyen Elizabeth Roudinescu, Freud’un düşüncelerinin Fransa’da yayılmasına katkıda bulunan etmenleri araştırırken, Janet’nin psikolojisi ile Bergson’un felsefesine özel önem atfeder.5 Bu nedenle, Freud teorsinin hem 1 Sigmund Freud, The History of the Psychoanalytic Movement, The Nervous and Mental Disease Publishing Company, New York, 1917, s.6.; Margaret J. Black- Stephen A. Mitchell, Freud ve Sonrası,çev. Ayhan Eğrilmez, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2012, s. 2-3. 2 Alain de Mijolla, “France”, International Dictionary of Psychoanalysis, Cilt I, 2005b, s. 607. 3 Alain de Mijolla, a.g.m., s. 607. 4 Alain de Mijolla, “Jean Martin Charcot”, International Dictionary of Psychoanalysis, Cilt I, 2005a, s. 275. Anevrizma: patolojik damar genişlemesi. Charcot-Bouchard anevrizması: Beyin damarlarında genişleme. 5 Elizabeth Roudinesco, Jacques Lacan &Co.: A History of Psychoanalysis in France, 1925-1985, University of Chicago Press, Chicago, 1990, s. 4. Coşkun TAŞTAN 105 güçlü bir rakibi hem de “mütemmim cüzü”6 konumundaki bu düşünüre biraz yakından bakmamız yararlı olacaktır. Pierre Janet’nin (1859-1947) güçlü eserlerinin arkasında Charcot’dan aldığı psikopatoloji derslerinin yanısıra, 1882’de bitirdiği felsefe eğitiminin de etkisi var. Janet’nin 1889’da tamamladığı “Psikolojik Otomatizm: Zihinsel Yaşam Üzerine Tecrübî Psikoloji Denemesi” (“L’automatisme Psychologique: Essai de Psychologie Expérimentale sur les Formes Inférieures de la Vie Mentale”) adlı doktora çalışması, hipnotizma ve telkin gibi, dönemin popülerleşen psikolojik kavramlarına, deneysel verilerle elde edilmiş bilgiler ışığında yaklaşır. Deneysel psikolojinin henüz emeklemekte olduğu dönemde bu çalışma, büyük dikkat çekiyordu. Üstelik Janet’nin çalışmaları psikiyatri ve nöroloji dışında bir alanda kurulan “deneysel psikoloji”yi, hocası Charcot’nun da etkisiyle laboratuvar ortamının dışına çıkararak kültür üzerine gözlemler yaptığı için, anlaşılması kolay bir külliyat çıkıyordu ortaya. Daha önemlisi, Freud’un yaklaşımına çok benzeyen noktalar vardı Janet’nin kuramında. Freud gibi o da histerilerin ardında bilinçdışı nedenler olduğunu söylüyordu. Yine Freud gibi o da, histeriyi ortaya çıkaran nedenlerin hipnoz ve telkin sayesinde kaybolacağını söylüyordu.7 Bu gibi fikirleri ve çalışmaları sayesinde hocası Charcot, 1890’da, bir kaç yıl önce Freud’un da misafir öğrenci olarak bulunduğu Salpetriere’de Janet için bir laboratuvar kurulmasını sağladı. Janet, bu dönemde bir de tıp alanında tez hazırladı. 1893’te “Histeriklerin Zihinsel Durumu” (“L’état Mental de Hystériques”) adlı bu tezini savundu. Bu tezden sonraki çalışmaları da çoğunlukla toplumsal, kültürel ve dinsel yaşamın insan ruhu ve aklı üzerindeki etkilerini anlamaya ayırdı. Bu alandaki çalışmaları, onu Freud’un rakibi konumuna getiriyordu. Fransa’da bu rekabetin galibi, 1920’lere kadar Janet idi. Ama uluslar arası zeminde Janet, Freud karşısında daha 1910’ların başında “yenilmiş” kabul ediliyordu. Bu yenilmenin miladını bazı yazarlar, 1913’te Janet’nin 17. Uluslararası Tıp Kongresi’nde yaptığı “psikanaliz” başlıklı sunuş olarak gösterirler.8 Bu sunuştan sonra Freud’un karşı atakları, Janet’nin itibarını sarsacak kadar güçlü idi.9 Janet’nin Fransa psikoloji paradigmasındaki kuşatıcı gücünün psikanalize bir engel teşkil etmesine rağmen, yine de 1920’lerden önce psikanaliz ve Freud hakkında bazı eleştirel ya da tanıtıcı yayınlar çıkmıyor değildi. 1914’te psikiyatrist Emmanuel JeanBaptiste Joseph Régis (1855-1918) ve asistanı psikanalist ve hekim Angélo Louis Marie Hesnard’ın (1886-1969) “Nevrozların ve Psikozların Psikanalizi” (La Psychanalyse des Névroses et des Psychoses) adlı çalışması, Fransa’da 1920’lerin başına kadar Freud 6 İki düşünür arasındaki ilşkiyi Mayo da “mutually complementary” (birbirinin mütemmim cüzü) olarak tanımlamaktadır (Elton Mayo, The Psychology of Pierre Janet, Routledge&Kegan Paul Ltd., London, 1951, s. 27). 7 Elton Mayo, a.g.e. s. 32. 8 Annic Ohayon, “Pierre Janete”, International Dictionary of Psychoanalysis, Cilt II, 2005, s. 886. 9 Bazı yazarlar, Freud kuramının Janet ile kıyaslanmayacak kadar egemen hale gelişini Freud’un eserlerinin neredeyse eksiksiz olarak İngilizceye tercüme edilmiş olmasına bağlar (örneğin bkz. Elton Mayo, a.g.m. s. 26). Bu tespit kısmen doğru olmakla beraber, neden Janet’nin eserlerinin tamamının İngilizce’ye tercüme edilmemiş olduğu sorusunu cevapsız bıraktığı için yetersizdir. 106           Freud Ve Fransızlar:20.Yüzyılın Psikanalizin Fransa’da Karşılaştığı Med-Cezirler hakkında yazılmış en çaplı kitap olarak kaldı. Régis ve Hesnard’ın bu çalışmasını, sözkonusu yıllardaki etkisine bakarak Fransa’da psikanaliz hakkında yazılmış ilk çalışma olarak kabul edenler var.10 Oysa bu kitaptan bir yıl önce, yine aynı iki yazar “Freud’un Doktrini ve Okulu” adlı başka bir makale yayınlamıştı (ama bu makale pek dikkat çekmemişti). Esasında ne Régis’nin ne de Hesnard’ın Freud’a ilgisi yeni değildi. Régis, “histeri” hakkında çalışmaya başladığı yıllarda Freud’un çalışmalarıyla karşılaşmıştı. Hesnard ise, 1909’da tamamladığı doktora tezinde, Freud’a bir iki yerde atıf yapmıştı. 11 Tüm bunlar, 1920’lerden önce Fransa’da Freud’un tamamen görmezden gelinmediğini gösteriyor. III. 1920 Sonrası Freud Lehine Hareketlilik Fransa’da psikanaliz ve Freud hakkındaki yayınlar, oldukça cılız idi. Esas hareketlilik, 1920’den sonra başladı. 1921’de André Breton Viyana’da Freud ile tanıştı. Psikanaliz Fransa’daki ilk günlerinde, edebiyatçılar ve sanatçılar arasında daha çok ilgi görüyordu. 1925’te Evolution Psychiatrique dergisi çıkmaya başlayana kadar, Fransa’da psikiyatri ve tıp çevreleri, psikanalize karşı oldukça eleştirel ve mesafeli idi. Dergi’nin kurucuları (René Allendy, Anélo Hesnard, René Laforgue ve Eugéne Minkowski) 1930’da aynı adla bir de topluluk kurdular. Bunların yanısıra, psikanaliz hakkında daha derinlemesine tartışmaların yapıldığı, Fransa’daki analistlerin yanısıra diğer ülkelerdeki Fransızca konuşan analistlerin de katılmasıyla bir tür “Fransızca uluslar arası psikanalitik etkileşim” yaratan toplantılar da görülmeye başladı. Evolution Psychiatrique hareketinin kurucusu olan psikiyatristler 1926’da Lozan’da “Fransızca Konuşan Psikanalistler Konferansı”nı (Conférence des Psychianalystes de Langue Française) düzenlediler. Bu kongre ile ortaya çıkan heyecan, ileride “Roman Dilleri Konuşan Psikanalistler Konferansı” ve “Fransızca Konuşan Psikanalistler Konferansı” gibi etkinliklerin gerçekleştirilmesi yolunda ilk adım olarak görülebilir. Fransa’da 1920’lerden sonra psikanalizin gelişmesinde ve kök salmaya başlamasında çok önemli yeri olan bir kişiden ayrıca söz etmek gerek. Bu, Napolyon’un soyundan gelen Prenses Marie Bonaparte’dır. Bonaparte, Freud tarafından bizzat analiz edilen biriydi ve servetinin önemli bir kısmını bilim ve sanat etkinliklerinin geliştirilmesine harcıyordu. Prenses Bonaparte, 1926’da Paris Psikanaliz Topluluğu’nun (“Société Psychanalytique de Paris”) kurulmasına büyük destek verdi. Bunlarla birlikte Bonaparte’ın eli kalem de tutuyordu. Çeviri ve yazılarıyla Freud’a Fransa’da bir yer açılmasına büyük katkıda bulunuyordu. Freud’un eserlerinin önemli bir kısmını Fransızca’ya Bonaparte çevirmiş, bu çeviri faaliyetleri 1988’e kadar devam etmiştir. Bonaparte’ın destekleyerek bir arada tuttuğu psikanalitik hareket, yalnızca Fransa’daki entellektüellerle sınırlı değildi. İsviçre’nin 10 Hesnard’ın yakını olan Edith Hesnard-Felix, apaçık bir yanılma ile bu çalışmayı “Fransa’da psikanaliz üzerine yazılmış ilk çalışma” diye nitelendiriyor (Edith Hesnard-Felix, “Les Débuts de la Psychanalyse en France”, Europe, v. 52, I. 539, 1974, s. 72). 11 Alain de Mijolla, “Angélo Louis Marie Hesnard”, International Dictionary of Psychoanalysis, Cilt I, 2005c, s. 741. Coşkun TAŞTAN 107 Fransızca konuşan kesimlerindeki (Flournoy, Odier ve Saussure gibi) psikanalistler de bu çevre ile sıkı ilişkiler içerisindeydi. Hatta İsviçre’deki bu kişiler, Paris Psikanaliz Topluluğu’nun kurulmasında aktif rol oynamışlardı. 12 Fransa’da psikanaliz eğitimi konusunda 1920’lerde en önemli isim Rudolf Loewenstein’dir (1898-1976). Aslen Polonyalı bir Yahudi olan Loewenstein, Berlin’de, Psikanaliz Enstitüsü’nde, 1923-1925 arasında eğitim almıştı. 1925’te Berlin Psikanaliz Enstitüsü’ndeki eğitimi bittiğinde, “psikanaliz eğitmeni” diploması aldı. Bu sıfatla, Fransa’daki ilk kuşak “analizden geçmiş psikanalistleri” eğitti. 1933’te Jacques Lacan’ı analiz eden kişi de Loewenstein’den başkası değildir.13 Loewenstein, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’ya göç edene kadar Fransa’da psikanaliz eğitmenliğine devam etti.14 Fransa’da psikanaliz, İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, diğer pek çok yerde olduğu gibi, kesinti sürecine girdi. 1940’ta Hitler’in askerleri Fransa’ya girince, Paris Psikanaliz Topluluğu faaliyetlerini durdurdu. Aynı şekilde Revue Française de Psychanalyse de yayınlarını kesti. Seneler süren Alman işgali boyunca buralarda faaliyet görülmedi. Bu süre zarfında sadece bireysel ve zayıf kalan bazı psikanaliz çalışmaları vardı. Jacques Lacan ve başka bir kaç psikanalist, Paris’te küçük çaptaki çalışmalarına devam ediyordu. Bu hareketsizlik, 1946’da İsviçre’nin Montreux kentinde, “Fransızca Konuşan Psikanalistler Kongresi” yeniden toplanıncaya kadar devam etti. Daha sonraki süreçte, Jacques Lacan başta olmak üzere, Loewenstein’in rahlesinden geçen ilk kuşak analistler ve onların yetiştirdikleri, Fransa’da psikanalitik çalışmaların artarak devam etmesini sağladı. 15 Sonuç 19. yüzyılın sonuna doğru ortaya çıkan ve geçtiğimiz yüzyılda dünya sathında olabildiğince hızlı bir biçimde yayılan psikanalitik hareket, Fransa’ya tahmin edeceğimizden daha pürüzlü bir biçimde ve kuvvetli şüpheleri aşarak girebilmiştir. Bunun pek çok sosyolojik nedeni olabilir ama burada göstermeye çalıştığımız gibi en önemli neden, Freud düşünce sisteminin merkezinde yer alan bazı kavramların ve fikirlerin, aynı dönemde Fransız düşünürler ve akademisyenler tarafından farklı biçimlerde geliştirilmiş olmasıydı. Örneğin Freud’a da hocalık yapmış olan Charcot, bazı nörolojik sorunların arkasında cinsellik faktörünün yattığını düşünüyordu. Yine Charcot’nun öğrencilerinden olan Janet, telkin ve hipnoz aracılığıyla histerinin iyileştirilebileceğini düşünüyor ve bu yönde klinik uygulamalar geliştiriyordu. Tıp alanındaki bu paralellikler, önceleri Freud’un literatürdeki yerini daraltıyordu. İlerleyen zamanlarda ise bu paralellikler Freud külliyatının lehine bir zemin hazırladı. 12 Alain de Mijolla, “France”, International Dictionary of Psychoanalysis, Cilt I, 2005b, s. 608. 13 Jacques Sédat, “Jacques-Marie Emile Lacan (1901-1981)”, International Dictionary of Psychoanalysis, Cilt II, 2005, s. 929. 14 Michelle Moreau Ricaud, “Rudolph M. Loewenstein”, International Dictionary of Psychoanalysis, 2005, Cilt II, s. 988. 15 Alain de Mijolla, “France”, International Dictionary of Psychoanalysis, Cilt I, 2005b, s. 607-608. 108           Freud Ve Fransızlar:20.Yüzyılın Psikanalizin Fransa’da Karşılaştığı Med-Cezirler Freud psikanalizinin Fransa’da ivme kazanarak yayılması, edebiyat çevrelerinin yanısıra bu kurama medikal çevrelerin ve elitlerin de sahip çıkması ile mümkün oldu. Fransız psikiyatristlerin öncülüğünde 1925’te kurulan Evolution Psychiatrique adlı dergi, ilerleyen yıllarda konferanslar düzenleyerek psikanalizin Fransızca konuşan ülkelerde kök salmasına önemli katkıda bulundular. Öte yandan, 1926’da Paris Psikanaliz Topluluğu’nun (“Société Psychanalytique de Paris”) kurulması da psikanalizin Fransa’daki tarihçesi açısından çok önemli bir gelişmeydi. Topluluğu maddi olarak destekleyen Marie Bonaparte, aynı zamanda Freud’un eserlerini Fransızca’ya tercüme ederek katkılarını ilerleyen yıllarda da sürdürdü. Fransa’da psikanalizin kuvvetlenmesini sağlayan bir diğer gelişme, “analist yetiştiren analistlerin” (training psychoanalysts) ortaya çıkmasıydı. Bunların başında, Loewenstein gelmektedir 1925 yılında Berlin’deki eğitimini tamamlayarak Fransa’ya dönen Loewenstein, Fransız psikanaliz tarihine damgasını vuracak kadar önemli analistler yetiştirmiştir. Fransa’da psikanalitik hareketin iniş-çıkışları, pek çok Avrupa ülkesi ile benzer nitelikler göstermektedir. Sadece medikal çevrelerin veya sadece edebiyat-sanat çevrelerinin değil, bu iki kesimin eş zamanlı çaba ve istekleriyle birlikte psikanaliz Fransa’da kurumsal ve entelektüel taban bulabilmiştir. Kaynakça BLACK, Margaret J. ve MITCHELL, Stephen A., Freud ve Sonrası: Modern Psikanalitik Düşüncenin Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2012. FREUD, Sigmund, The History of the Psychoanalytic Movement, The Nervous and Mental Disease Publishing Company, New York, 1917. HESNARD-FELIX, Edith, “Les Débuts de la Psychanalyse en France”, Europe, V. 52, Issue 539, 1974, pp. 69-87. MAYO, Elton, The Psychology of Pierre Janet, Routledge&Kegan Paul Ltd., London, 1951. MIJOLLA, Alen de (ed.), International Dictionary of Psychoanalysis 3 Volumes [IDP], Macmillan Reference, Detroit, 2005. MIJOLLA, Alain de, “Jean Martin Charcot”, International Dictionary of Psychoanalysis, Cilt I, 2005a, s. 274-276. MIJOLLA, Alain de, “France”, International Dictionary of Psychoanalysis, Cilt I, 2005b, s. 607-614. MIJOLLA, Alain de, “Angélo Louis Marie Hesnard”, International Dictionary of Psychoanalysis, Cilt II, 2005c, s. 741-743. OHAYON, Annick, “Pierre Janet”, International Dictionary of Psychoanalysis, Cilt II, 2005, s. 885-886. RICAUD, Michelle Moreau, “Rudolph M. Loewenstein”, International Dictionary of Psychoanalysis, Cilt II, 2005, s. 988-989. ROUDINESCO, Elizabeth, Jacques Lacan &Co.: A History of Psychoanalysis in France, 1925-1985, University of Chicago Press, Chicago, 1990. SÉDAT, Jacques, “Jacques-Marie Emile Lacan (1901-1981)”, International Dictionary of Psychoanalysis, Cilt II, 2005, s. 928-932. 

Etiketler: , , ,